Bir din olarak Kemalizm

Boran GÜNEY : 27 / 05 / 2009

dinimizde-reform-kemalizm-dergisi-1957-12-adet__14722046_0

Bugün Ekşisözlük sularında karşıma çıktı. Daha önce hiç karşılaşmadığım için çok ilginç buldum. Haberi giren sözlük yazarı “[...] dinin yerini aldığı dayatması bizzat mustafa kemalin gözetiminde yerleştirilmeye çalışıldı. [...] sonradan kemalizmde yapılan reformlar sayesinde de bu gerçekler hasır altı edildi. yeni kemalizm bu günahlarından arındırıldı bir şekilde.” demiş ama söz konusu dergi 1957 tarihli olduğu için bana pek rasyonel gelmedi.

Bu acaipliği Gittigidiyor‘dan satın almak mümkün.

Dünyanın en aşık olunası kadını bu akşam

Boran GÜNEY : 21 / 04 / 2009

Jane Birkin - Brigitte Bardot

Dönemdaşı Brigitte Bardot, yılların yıpratıcı etkisiyle bulldoglara benzediği halde ,hala taşlığını kaybetmeyen Jane Birkin; kırılgan güzelliği, naif tavırları ve ağlatan sesiyle bu akşam İstanbul’da sahne alacak.  Biletler biraz tuzlu olsa da gidip görmek gerekiyor zannımca. 

serge ve jane

Je t’aime, mois non plus….

ATO’dan unutulan manşetler

Elit Milli : 16 / 10 / 2008

Geçen gün sevgili Tümel‘in gönderdiği ATO’dan unutulan manşetler bağcığında gerçekten çok çarpıcı bazı pdfler gördük. İlk olarak şaşırdık ama sonra bunun canlandırma olduğunu anladık. Bu konuda Tümel’in fikirleri:

Tarih yazıcılığı ve ezberci eğitim sistemimiz bir kez daha kendini belli ediyor. Gazetenin tarihi 15 Mayis 1919; Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasından 4 gün önce. Kurtuluş Savaşı’nın 19 Mayis 1919′da “Samsun’a ayak basmasıyla” başladığını yıllar boyunca senede 50 kez falan öğrendik herhalde. Lakin gazetenin adı bile Istiklal Harbi Gazetesi. 3 gün önce 5 gün sonra mühim değil tabi ki ama bu ortada bir direniş olduğunun, isminin de Istiklal Harbi konulmuş olduğunun gayet açık bir ispatı. Yine ayni tarihli gazetede “Mustafa Kemal kimdir? ” başlıklı bir yazının çıkması Mustafa Kemal’in halen daha halka tanıtılması icap eden bir bilinirlik seviyesinde olduğuna işaret ediyor.

Şerif Mardin’in Türk Modernleşmesi kitabını okuyanlar, Osmanlı’nın son yüzyılında modernleşme konusunda bize tarih derslerinde anlatılmayan ne gibi hareketler yapmış olduğunu görmüştür. Türk modernleşmesi ve yakın tarihi, kukla tarihçiler tarafından “resmi/gayrıresmi tarih diye birşey yoktur” diye inatla tekrarlanmasına rağmen, pek çok mit üzerine kuruludur. Konuyu aslında başka bir noktadan ele almak istiyorum, çağdaş devletler ve kültür kurumlarının çoğu senelerdir elindeki bilgiyi dijital ortama aktardı ve arşivlerini tarama ve tarihini birincil kaynaklardan okuma fırsatı verdi. En son flickr’daki The Commons adlı projeden bahsetmiştim sanırım. Yakın tarihimize ışık tutmak için devlet kurumlarının acil bir şekilde elinde bulunan arşivlerin dijital ortama aktarılması gerekmekte. Bu dosyalara isteyenler, kütüphanelerin kısıtlı erişim hakkından yararlanarak ulaşabiliyor tabi ama yeterli değil (oysaki ICOM ve onun kütüphanecilik muadilinin etiğinde en önemli maddelerinden biri içeriğin olabildiğince fazla kişiye ve kesintisiz olarak ulaştırılmasıdır.) Malesef özel sektörde bile büyük gazetelerin, arşivlerini tarayıp internete ulaşılabilir aranabilir bir formatta koymadığını görüyoruz.

ATO sağolsun bunu yapmış hiç yoktan iyidir demeyi biliyoruz tabi ki, ama gönül isterdi ki sadece 30 tane, 10mb’ı aşkın kötü taranmış pdf’le değil, içinden text aranabilir halde ve tüm yakın tarihimizi gözler önüne seren bir kapsamlılıkta yapılmış olsaydı (tabiki ATO tarafından değil). Bunu yapabilecek teknoloji ve iş gücü olmasına rağmen bunu yapmaya yönelim olmamasını yöneticilerin böyle bir vizyonda olmamasıyla beraber bizlerin de bu konuda tepki vermememize bağlıyorum.

68 hareketi ve Kızılldere Katliamı

Onur AYNAGÖZ : 24 / 06 / 2008










Bunlar “Kızıldere Baskını”ndan.






Etrafta’nın “Facebook”taki gurubuna Emrah Arslan’ın koyduğu fotoğrafları ve bağcığı takip ederek Halil’in sitesine ulaştım. İçerisindeki tomarla iyi fotoğraf bir yana yukarıda pek azını gördüğünüz seri, yakın tarihe ait bu güne değin bir arada gördüğüm en büyük hazinelerden bir tanesi. Fotoğraflar 68 hareketinin 30. yıldönümünde fotoğrafçının eline ulaşmış ve o da bunu bir kitap haline getirmiş. Kitaba ait sitede bulunan yazıdan; serinin İstanbul, Tokat, Niksar ve Kızıldere’de çekilmiş resimlerden oluştuğunu, kitaba ait metinlerin Kızıldere Katliamı’ndan sağ kurtulan tek kişi olan Ertuğrul Kürkçü tarafından yazıldığını öğreniyoruz.

“Ülkemde neden böyle oluyor?” diye herkes gibi kendime sorular sorarken gördüğüm bu fotoğraflar aklıma başka sorular getiriyor: Nasıl oluyor da topu topu 30 sene öncesinde olmuş olayları bütün bir ülke bir televizyon dizisinin gerçekliğinden hatırlamakla yetinebiliyor (Hatırla sevgilim)? Bu toplumsal amnezi nasıl sağlanıyor?

Başlangıcında “Design”

Onur AYNAGÖZ : 2 / 08 / 2007

Prelinger Archives sitesinde 50′lerin ortalarında çeşitli kuruluşlar tarafından devlet desteğiyle hazırlanmış, tasarımı ve tüketimi özAmerikan değerler olarak yücelten videolar buldum. Bu gün gırtlağımıza kadar içine gömüldüğümüz post-modern çağın esasına, etrafımızı saran reklam kozmosunun ana prensiplerine, iPhone’un nasıl bu boyuta bir çılgınlığa ulaşabildiğine ışık tutan bir yapım.

50′lerin dünyasında Amerika’nın etkinliğini düşünecek olursak, bu anlayışın günümüzü nasıl şekillendirdiğini daha rahat kavrayabiliriz.

Milliyetçi Zühtü

Boran GÜNEY : 4 / 03 / 2007

milliyetci zuhtu

Dün Çukurcuma’da bir eskicinin camında asılı bu plağa rastladık. Bağlamı nedir? Niçin böyle bir ürün var? Ne anlatmak istiyor? O fontlar ne?

Rus çocuk kitapları.

Boran GÜNEY : 7 / 02 / 2007

rus cocuk 1

rus cocuk 2

Harikulade arşiv Bibliodyssey‘de bugün bu eski rus çocuk kitabı kapaklarını buldum. Çok ilham verici olduklarını düşündüğüm için buradan sizlerle paylaşıyorum efendim.

James Bond aramızda

Boran GÜNEY : 30 / 01 / 2007

Bu antik youtube klibi, 1960′lardan kalma bir Amerikan savunma bakanlığı propaganda filmi. İçinde Sovyet casuslarına karşı ne gibi tedbirler alacağınızdan, çeşitli casusluk mekanizmalarının tanıtımına kadar bir çok cevher mevcut. İzleyiniz.

Onur AYNAGÖZ : 20 / 01 / 2007

Untitled-1.jpg
Yazar: Onur Aynagöz

Dün Osmanbey’de bir adam “Bir ermeni öldürdüm” diye bağırdı.
Geri kalan kim varsa “Burası nasıl bir ülke” dedi kendi kendine…

Hrant Dink katıldığı tartışma programlarında karşı taraf ağzından köpükler saçarken, gülümseyen, anlayışlı ve sevecen tavrıyla dikkatimi çekerdi hep. Ne dediği, ne söylediği bir yana bu sıcak yanıdır belki sebep: Dünden beri yüzüm pek gülmüyor.

Bizden bir kişi eksildi. Kim olduğunu, kudretini nereden aldığını bilmediğim birileri hayatımdan sürekli bir şeyler eksiltiyor. Yakın zamana kadar henüz yaşım küçük aklım ondan basmıyor bu işlere derken, bu gün bakıyorum koskoca adam olmuşum halen kavrayamıyorum olanları. İçimizden bir kişi eksildi.

Her gün biraz daha iyi olacak demeyi zar zor becerirken, kendimi güç bela aydınlık yarınlar terrranesine inandırmaya çalışırken, tanımadığım biri ihmalleriyle, tanımadığım biri cehaletiyle, tanımadığım biri pişkinliğiyle ve tanımadığım başka biri vahşetiyle bu ülkeye dair içimde taşımaya çalıştığım tüm güzel düşüncelerin içine sıçıyor. Haftada 400 kişinin ziyaret ettiği bu sitede yazı yazarken zaman zaman dilimin ucuna geliyor söyleyemiyorum korkumdan. Devlet Baba gelir küçük kulaklarıma asılır da kopartır diye ödüm koparken benim, dün içimizden bir korkusuz eksildi.

Başbakan ve yardımcısı 301. maddeden dolayı hiç hapse giren, ceza çeken olmuş mu diye ortalığı epey bir idare etti. Bu gün etrafıma bakınca görüyorum ki; bu günden başlayarak adıyla sanıyla koskoca TÜRKİYE CUMHURİYETİ, üzerinde yaşayan her canla birlikte suskunluğunun, tereddütlerinin ve umursamazlığının bedelini ödeyecek, cezasını çekecektir. Bundan hiç şüphe duymuyorum. Hepimiz kafamızın içinde üçer kurşunla yaşamaya alışmalıyız. Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, çünkü ben aklımdan geçenleri özgürce söyleyebileceğim bir ülkede yaşamak istiyorum.

Hrant Dink’i katlettiler

Boran GÜNEY : 20 / 01 / 2007

hrant dink
Mutsuzlugumu kelimelere dokmekte zorlaniyorum. Umutsuzlugumu, öfkemi, ve en önemlisi kendime kizginligimi nasil ifade etsem bilemiyorum.

Hrant Dink bir gunah keçisiydi galiba. Bizim, belki devlet korkusundan, belki ilkögretim yillarinda beynimize kazinan Ermeni dusmanligindan (ki biliyorum ayni dusmanlik Ermeni çocuklarina da asilaniyor) ya da Özal sonrasi apolitize edilmis konformistlere dönüstürülmüs olmamizdan kaynaklanan sessizligimiz ve tepkisizligimizin yükünü üstlenmis bir günah keçisiydi. O ve onun gibi bir kaç “aydin” riski üstlenip tabu konulari kamuoyu önünde tartistigi ve her nevi eziyetle sinandigi sürece biz de oturdugumuz yerden, birilerinin bizim isimizi hallediyor olmasinin rahatligiyla görsel kültür, sanat, tasarim falan filan gibi konularda ahkam kesiyor, apolitikligimizin keyfini sürüyorduk. Suya sabuna dokunmayan, kustüyü yastik yumusakliginda mevzularimiz, aslinda bizi boynumuzdan baglayan zincirleri ölçme zahmetinden kurtariyordu.

Sanirim bu tatli ilüzyon benim için dün sona erdi. Daha önce de söyledigim gibi kelimeler zor çikiyor. Öldürülene kadar bu adamin sadece varolmasinin bile bana ne anlam ifade ettigini hiç idrak edememis olmama akil erdiremiyorum. Haberi duyduktan sonra, ayni benim gibi hedonist apolitik arkadaslarimla, daha önce hiçbirimizin aklina bile gelmeyen ama o an çok dogal gelisen bir refleksle Taksim metro istasyonunda bulusup olayin vukuu buldugu Osmanbey’e, Agos Gazetesinin önüne gittik. Orda olmak için karisik sebeplerimiz vardi sanirim, bazilari temiz ve samimi, bazilari firsatçi ya da ikiyüzlü sebeplerdi: aciyi, öfkeyi, mutsuzlugu, çaresizligi paylasmanin yaninda, kalabalik olmak, dünyaya biz aslinda katil degiliz demek, Türkiye’nin ve Türklerin dünyadaki imaji filan uzerine de karisik duygular. -ki bugün gazetelerde okudugum kadariyla necip milletimin tüm politikacilari hep bir agizdan hadiseyi Türkiye’nin dünyadaki imaji cerçevesinden yorumluyor…-

Belki de orada bulunmak, tarihi bir olayi medya yabancilastirmasindan bagimsiz, haber haline, “data” ya da “enformasyon” haline dönüsmeden saf gerçeklik olarak yasama dürtüsünden dogan bir ihtiyaçti. Gerçekligimi şekillendiren bir vak’aya müdahil olamasam da, en azindan şahit olma isteği baskın çıkmıştı. En azindan şahit olmak…

Bu çaresiz edilgenlik gerçekten düşündürücü. Çünkü korkarım içinde yaşadığımız karanlık çağda; düşünen, kafası bir nebze de olsa çalışan insanlar olarak gerçekliğe etki etmekten ne kadar uzak olduğumuzun acı bir işareti bu. Sinmek, önümüze sürüleni kabul etmek, ancak olaylar gerçekleştikten sonra tepki vermek, aktif değil reaktif olmak, uzun zincirlerimizin sınırlarını zorlamamak bizim için doğal bir durum. Çok yazık…

Çaresiz ve üzgünüm.

Not: Dün gece protesto gösterilerinden ayrılırken acaip bir grup ise “Hesap namluyla sorulacak” diye slogan atıyordu… Kahrımdan bir kez daha öldüm. Bu insanlar nasıl karşı çıktıkları şeyin karbon kopyası olduklarının bilincine varmayacak kadar kafasız olabilirler?

Ajda Pekkan’ın İngilizce şarkı tutkusu

Boran GÜNEY : 9 / 12 / 2006

Onu ilk defa sekiz yaşında, yazlığımızın yanındaki Merkez Bankası kampı kafeteryasındaki televizyonun ekranında gördüm. Üstünde askısız bir bluz, TRT fonu önünde saçlarını savura savura “Aman petrol, canım petrol” diyordu. Anaokulunda aynı sınıfta olup hiç bir zaman açılamadığım Pınar (belki de Ayşegül, anımsayamadım) ve annemin aerobik videolarında görüp gönlümü kaptırdığım Jane Fonda’dan beri ilk defa bir kadından bu kadar etkilenmiştim.

Sonra zaman geçti devran döndü ve Ajda Pekkan bizim jenerasyonda gözden düştü. Estetikler, “Alo” reklamları filan derken alakamız, selam sabahımız kalmadı. Ajda ananemin ve gay camiasının tekelinde kaldı.

Ajda Pekkan’ı yakın zamanda tekrar keşfetmiş bulundum, bu sefer kırık ingilizcesiyle “Kill Bill” soundtrack parçası “Bang Bang”i yorumluyordu. Kısa bir araştırma YouTube’da başka ingilizce Ajda parçalarını da ortaya çıkardı, buradan paylaşıyorum.

Ajda Pekkan – Bang Bang

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Jack Kerouac kitabını tanıtıyor

Boran GÜNEY : 21 / 11 / 2006

Jack Kerouac, “Yolda”nın yeni yayınlandığı dönemde konuk olduğu Steve Allen’ın TV programında piano eşliğinde kitabından bir parça okuyor. Demek ki bunu yapan sadece Tuna Kiremitçi değilmiş.

Ali Farka Toure

Boran GÜNEY : 20 / 11 / 2006

Sitemizin mp3 çalmaya başlaması ile beraber bu özelliği istismar etmemizin önünde hiçbir engel kalmadı sevgili etrafta okuyucuları.

ali farka

Öyle ki, dünyanın en güzel mp3 bloglarından Undomondo‘nun sahibi ve efendisi Mehmet’in bir süre önce Last Fm‘de bana muhakkak dinle diye tavsiye ettiği Ali Farka Toure’yi, yine dünyanın acaib mp3 bloglarından Awesome Tapes From Africa‘dan download ettim. Afrika müziğine benim kadar yabancı bir insan iseniz ilk dinleyişte yadırgayabilirsiniz, ama bi süre sonra akustik gitarın tanıdık mırıltıları baskın gelip sizi de bu samimi ve içgüdüsel müziğe hayran bırakabilir.

Ali Farka Toure – Cheri

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Ya da bırakmaz…

Buna ilaveten Jim Jarmusch’un harikulade yol filmi “Broken Flowers”ın, Etyopya cazının devi Mulatu Astatke tarafından bestelenip yorumlanmış müziklerini de dinlemeden geçmeyin derim.

1964-80 Arası Doğu Berlin’de Moda

Boran GÜNEY : 15 / 11 / 2006

dogu alman modasi

Oysa ki hepimiz Doğu Almanlar’dan çok korkuyorduk. 80′li yılların casusluk filmlerinde, Gizli servisleri Stasi KGB’den bile daha tehlikeli biçimde resmediliyor, Doğu Alman halkı ise ya gri gözlü, soğuk kanlı komünist katiller güruhu ya da bu korkunç ülkeden kaçarken acımasız askerler tarafından vurulan zavallı, fakir ve çaresiz insancıklar olarak hafızalarımıza kazınıyordu.

Halbuki ne de cicili bicili retro modern bi moda anlayışları varmış… “Elveda Lenin” filmi ile insanlıkları büyük ölçüde geri teslim edilen “Öteki Almanlar”ı şimdi de bir kitapla beraber daha yakından tanıyoruz. “Off the Wall ” 1964-1980 arası Berlin duvarının arkasında aslında nasıl yaşandığına dair zevkli bir moda fotoğrafı derlemesi. Amazon‘da mevcut.

dogu almanlar

Serge Gainsbourg kimdir?

Onur AYNAGÖZ : 13 / 11 / 2006

Untitled-1.jpg

Boran’ın yerleştirdiği “Brigitte Bardot ve Harley Davidson” videosunu ilgi çekici takdimi ile sitede gören Pınar, sabah yanıma gelip Serge Gainsburg’un zamanında Brigitte Bardot, Jane Birkin gibi kadınlarla fazlasıyla içli dişli olduğunu, hatta albüm kapağında çıplak resimlerini kullandığını, en arızalı Fransız olduğunu söyledi. Öylesine büyyük bir coşku vardı ki ifadesinde, kendimi bu adam ile ilglii yeterince şey bilmediğim için kötü hissettim. Serge Gainsbourg’un tamamı renkli maceralarını “Bütün bunlardan nasıl oluyor da en son benim haberim oluyor” diyerek okumaya başladım.

1921 doğumlu, Polonya asıllı, yahudi, ve artık ölü. Bir baş belası, Fransa’nın ortaya koyduğu en arızalı, en kışkırtıcı kişiliklerden bir tanesi. Yönetmen, oyuncu, ressam, şarkı yazarı, şarkıcı. Fransa’nın en güçlü şarkı yazarı. İngilizce konuşan dünyanın geri kalanı bu adamı yeterince tanımıyor, konuşmuyor olmasının sebebi, kötü şöhretinin kaynağı şarkı sözlerinin fransızca oluşu belki de. Belki de bu yüzden fransız mekteplerini bitirmiş herkes hakkında bir kaç detay biliyor.

Untitled-2.jpg

Savaş sonrası Paris kafelerinde piyano çalarken, özelliklede Boris Vian’dan etkilenerek şarkı yazmaya başlamış. Kısa süre içerisinde de kendi evrimini yaşamış. Jazdan popa, reggae’ye, hatta Hip-Hop’a kadar hemen pek çok biçimde müzik yapmış. Parayı ve şöhreti, 1965 “Eurovision” Şarkı Yarışmasında yakalamış.

60′larda Andy Warhol, Roy Lichtenstein gibi sanatçıların tüketim kültürü ve onun ikonları ile ilgili çalışırken, Serge Gainsbourg, “Comic Strip,” “Ford Mustang,” “Qui est In Qui est Out,” ve “Teenie Weenie Boppie” gibi şarkılarıyla, kendi müziğinde bu alanı keşfediyormuş. Bu sayfada daha önce gördüğümüz Briget Bardot ve Harley Davidsonlara ait inalnılmaz görüntülerde aynı döneme ait.

Küçük kızlara olan düşkünlüğü eleştirmenlce, en bütün albümü olarak nitelendirilen “Histoire de Melody Nelson”ı ortaya çıkartmış. Kurgusal bir otobiyografi tadını taşıyan albümde, Rolls Royce’uyla dolaşırken, bisiklete binen 20 yaşında bir kıza çarpışını, sonrasında aradaki yaş farkına rağmen yaşanan büşük aşkı ve kızın bir uçak kazasında kavuştuğu nihayeti anlatan Lolitavari bir hikaye var.

70′lerde Bob Marley, Serge tarafından karısına yazılan erotik şiirleri buluduğunda küplere binmiş. Öte yandan Serge Gainsbourg bununla da kalmamış yeni çıkartacağı reggae albümünde Rita Marley’i kullanmış. Sağ kesimden aldığı ölüm tehtidlerine rağmen fransız Milli Marşınının bir reggae versiyonunu albümüne koymuş. Konserde “Marsilya kabettiği ruhunu şimdi buldu” dediğinde sağ kesimin de alkışlamaya başladığını görünce sahneden ağlayarak ayrılmış.

Untitled-3.jpg

Muhtemelen en çok bilinen şarkısı “Je t’aime” in kaydında orgazmın derinleklerini yaşayan bir kadın vokal kullanmış (Brigitte Bardot). Şarkıyı kendisi nihayi aşk şarıkısı olarak tanımlarken, Vatikan şarkının sakıncalı olduğuna dair halka beyanat vermiş. Orjinal olarak Brigitte Bardot ile kaydedilse de, LP, o zamanki ortağı ve gelecekteki sevglisi Jane birkin ile çıkartılmış. Serge Gainsburg ve Jane Birkin’in kayıt sırasında gerçekten seviştiğini anlatan hikayeler var

80′lerde Michel Drucker’ın canlı sunduğu cumartesi gecesi şovuna Whitney Houstonla birlikte konuk olan Serge Gainsbourg, Ona soru soran Ducker’a “I want to fuck her” dediğinde sunucu önce durum toparlamaya uğraşsa da sonunda ona özür diletmiş.

Sansasyonel albümü “Lemon incest”in kapağı için kızıyla yarı çıplak fotoğraf çektirmiş ve albümde kızının sesini de kullanmış. Şarkının sözleri oldukça ilgi çekici:

…The love that we will never make together
Is the most beautiful, the most violent,
The most pure, the most heady…

Başından sonuna kadar etkileyci bir yaşam öyküsü. Luc Besson tarafından çekilmiş 3 saatlik bir belgeseli olduğunu öğrendim, mutlaka bir yerlerden bulunmalı.

  • Sayfa 1 - 2
  • 1
  • 2
  • >