
The Economist dergisinde yayınlanan bir yazı, niçin dünyanın her yerindeki bütün süpermarketlerin aşağı yukarı aynı mimariye, koridor düzenine ve ürün sıralamasına sahip olduğunu anneye anlatır gibi anlatıyor. ”Dekompresyon bölgesi” diye bir şeyin varlığı bile olayın geldiği bilim-kurgu noktasını ifade etmekte yetersiz kalıyor.
O kadar çirkin ki güzel, “cock” - horoz , “pussy” - tavuk. Bu video bi zamandır dünyaya yayılıp semiren Fransız prodüksiyon ekürisi Partizan’ın işi.
Müzelerde niçin flaşla fotoğraf çekilmez? Daha çok reprodüksiyon satmak için değil, gerçekten makul bir sebebi varmış. Bir de aynı yerde uyduları birbirine çarpmaktan alıkoyan şeyin ne olduğunu anlatan bir yazı daha buldum.
Chris Brennan ve silinen graffitilerin hazin estetiği
“Yemek Yemek Politik Bir Faaliyettir!”
“Ekonomi kelimesinin önünde ister sanayi ister bilgi olsun, kapitalizmin işleyiş mantığı üretim araçlarının özel mülkiyetine, artık-değerin yaratılmasına ve bu artık-değerin sermaye birikimine dönüşmesine dayanmaktadır. Bilgi ekonomisinde sistemin mantığı değişmemekle birlikte sermaye birikimi “bilgi birikimine” ve bilgi “kapitalistin sermayesi” haline dönüşmüştür.[...]“ “Enformasyon Emperyalizmi: Bilgi Ekonomisi” - Rana Adaçay… Bu şununla da örtüşüyor olabilir, ya da örtüşmeyebilir.
Bugünkü Radikal şöyle diyor: “Oyundaki bir karakterin Alevi olduğuna vurgu yapıldığı gerekçesiyle bazı çevrelerin tepkisini çeken “Yedi Tepeli Aşk” adlı oyunun gösterimine İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından ara verildi.” Çok kendimizi üzmeye sıkmaya gerek yok çünkü Fransız sinema endüstrisi de ırkçı çıkmış.
Gökhan Özgün benim de kafamı kurcalayan bazı konulara parmak basmış: “Ekonomik entegrasyon bu kadar kaçınılmazsa, en büyük tehlike, siyasi entegrasyonun gerçekleşmemesidir. Yani globalizmin en büyük tehlikesi, birilerinin vatandaş olduğu, birilerinin bir türlü vatandaş olamadığı büyük bir global imparatorluk yaratmasıdır. “
Amerika’lı Genç Müslümanlar “The Taqwacores” adlı romanla kendilerine yeni bir alt kimlik yaratıyor.
January 5th, 2009


Valla forward’la geldiğini saklamayacağım, hatta belki beşyıllıktır ama çok oyuncu ve yaratıcı geldi anında postu patlattım. Haydi beni recm edin şimdi bunu yayınladığımız için. etrafta etiket sisteminin tek önerdiği etiketin de din olması ayrı bir şey.
November 25th, 2008



Arkadaşımız tasarımcı Pınar Demirdağ bir süredir Hollanda’da eğitim ve çalışma hayatına devam ediyor. Anladığım kadarıyla şimdi de Space Book isimli bir karma sergi düzenliyor ve bu sergide başka sanatçıların yanı sıra kendi işlerine de yer veriyor. 24 Ekim’den itibaren Amsterdam’a yolunuz düşerse Mediamatic Lab‘de izleyebilirsiniz
October 20th, 2008




Hayatı boyunca ticari ve akademik başarısızlığı defalarca tadan vatansız Yahudi-Macar tasarımcı, ressam, heykeltraş, Bauhaus muhibi László Moholy-Nagy‘nin, fotoğraf ve resim tekniklerini birleştirdiği (fotogram) zamanının çok çok önünde post konstrüktivist işleri. Kaybedenler kulübümüzün fahri asbaşkanı da diyebiliriz.
October 8th, 2008

Geçen haftaki sessizliği eğlencelik bir postla kırayım. Eskiden gazetelerin verdiği kağıttan maket evleri hatırlarsınız. Pek becerikli bir insan olmadığım için yarım yamalak yapardım onları ama şimdi tekrar deneme zamanı. Eğer pazar gününü değişik birşey yaparak geçirmek istiyorsanız, Spitefuls geçmiş zamanların ünlü kaza/felaketlerinin maketlerini veriyor. Şu an için Hindenburg ve Titanik var, Pompeii ise sırada. İndirin, çıktı alın, evinizi lanetleyin.
Eğer grup halindeyseniz ve maket yapmak yerine oyun oynamak isterseniz. Palinbingo‘yu indirin, pdfleri basın ve evde sıcacık huzurevi keyfini yakalayın. Son olarak, Maverick!
October 5th, 2008
Evvel zaman içinde, alternatif, ska, punk, pop müzik grubu ATHENA’nın Kurt Cobain’in ‘BLEED’ adlı parçasına yapılmış ‘Köpek’ coverını kapsayan ‘İT’ albümünün kapak tasarımını yapmak bana kısmet olmuştu. Single, Cobain’in bu meşhur parçasının coverı olduğundan ve bu parça çok bilindiğinden ve sevildiğinden, Athena kardeşler ve plak şirketi ile süren uzun tartışmalar sonucu, kapağın aşağıdaki şekilde: Imajsız, ‘ATHENA’ grubunun adı bile olmadan, siyah ve beyaz renkler ile ifade edilmesi kararı alındı.

Bu karar alındı alınmasına ama, etrafta daha başka şekilde alınanlar da vardı. Grubun ‘Fenerbahçe’ taraftarı olması halk tarafından bilinen birşey idi. Sonuç olarak ismini şu anda hatırlamadığım ‘Beşiktaş’lı olduğu bilinen meşhur bir yazar ‘Vay Athena Beşiktaş’a ‘İT’ mi demek istiyor’ diye gazı vermesi ile ortam karıştı. Daha önceki postlarda da ifade ettiğimiz gibi ‘Futbol’ en sorunlu hastalık bizim memlekette. E nooldu bunu duyan BJK taraftarları resimsiz bir CD kapağı yüzünden, Athena kardeşlere tehditlerde bulunmaya başladıl ve grubun inönü stadında olması planlanan konseri yine resimsiz bir CD kapağı yüzünden iptal edilmek zorunda kaldı.
E tabi bu durum ‘Fenerbahçe’ cephesinde de yankı yaptı. Fenerliler altta kalır mı, Athena’yı yanlız bırakır mı? Yaklaşık 2000 fenerli, hemen o hafta oynanacak olan Fenerbahçe- Beşiktaş derbisinin öncesinde bu altta gördüğünüz pankartı açtı. Renkler ATHENA’yı zor durumda bırakmamak adına negatif kullanılmıştı ama mesaj ortada idi.

Bir daha ‘Çarşı’dan geçemeyeceksiniz diyenler mi istersin, İnönü’ye bir gelin de görüşelim diye numara gözükmeyen sms’lermi istersin, savaş sebebi olmuştu bizim ‘minimal’ CD kapağı. İşler iyice karıştı, tehdit sayıları arttı. Athena kardeşlerin bir şey yapmaları lazım idi. Şirketleri ve menejerleri ile yapılan toplantıdan sonra grup çareyi siyah-beyazlı camiadan özür dilemekte buldu.

Uğursuzluk mudur, kabiliyetsizlik midir, sevimsizlik midir bilinmez. Olan bizim single’a oldu. Klip döndü bir kaç ay, piyasanın da çöküşlerde olmasından CD satmadı. Bu albüm grubun ‘Fenerbahçe 100.yıl’ marşını yapmasından bir önceki albüm idi. Fenerin 100.yılı Athena nın 10. yılına denk geldi. Grup popülerliğe müzik beslenmesi adına ara verdi. Şu anda ikiz kardeşler Londra’da yaşamakta ve hedefte olan yabancı bir şirket ile çıkacak ingilizce albümün çalışmalarına devam etmekte… Merak ile bekliyoruz.
September 26th, 2008

Dün bana, Türkiye’nin önde gelen markalarından bir müşteri için, 1 saat içerisinde logo tasarlamam istendi. Ben de bunun mümkün olamayacağını, bir saat içerisinde düşüncelerimi bile toplamamın imkansız olduğunu söyledim. Çok inandırıcı olamadığımı, hatta biraz hayal kırıklığına sebep olduğumu düşünüyorum.
Bu sabah ISO50‘de Paul Rand’in 40 küsur yıl önce tasarladığı ve bugün bile sapasağlam duran bazı logolarla karşılaştım. Üstad bir demecinde günümüzde kurumsal tasarımın berbat halde olduğunu, bunun ise iyi tasarımcıları kullanacak iyi kurumsal idareci eksikliğinden ileri geldiğini söylemiş. Sanırım Türkiye’de bütün tasarımcıların her gün saç baş yolmasının temel sebebi de bunun iyice şirazeden çıkmış bir versiyonunun bir drama gibi sürekli yaşanıyor oluşu.
September 23rd, 2008

Facebook olur, yeni bir e-mail almak icab eder, ya da ne bileyim internette hesap açmak gerektiren o gibi her hangi durumlarda çıkar karşımıza. Karıştırır kafamızı birbirine girmiş ‘Karman Çorba’ harfler. Kimisinin hoşuna gider, geçti zanneder sınavı. Diğeri sıkıntı yapar, açmaz hesabı. Hep diyordum nedir bu? Neyiz biz ‘Gerizekalı’ mı? Yani yazamayacak mıyız gördüğümüz iki harfi. Çözmeye çalışırdım bazen zorlansam da bulmacayı.
Uzun lafın kısası: Her ne kadar bunlara ‘Güvenlik Teksti’ deseler de, bu olay bizim, yani kullanıcıların güvenliği için değilmiş! O hesabı açman gereken kurumun güvenliği içinmiş. Hani klavyen ile tek tek yaz-ki anlayalım senin bir ‘birey’ olup olmadığını ve açalım hesabını hesabı. Spam Robotları varmış, onlar tarafından okunamıyormuş bu ‘Karman Çorba’lar. Gariban bir ‘SÖRFÇÜ’ olarak tuhaf gelir bu işler bana, çeker ilgimi araştırırım hemen.
Bu arada ‘Karman Çorba’ deyip de geçmemek lazım. Derinlikli işler bu işler. Bunların üretimini bilgisayarlar yapıyormuş. Yani şöyle ki: Yazılımın insanların okuyabileceği bir tekst yaratması ve bunun diğer yazılımlar tarafından okunamaması. Zor ama imkansız bir problem değil programcıların çözmesi için…
Minik bir detay: Bunların da tasarımını yapıyor birileri bu alemde. Çünkü aynı görünemez Facebook ile Myspace’in karman çorbası, her kurumun başka bir duruşu var bu ortamlarda bile. Aslında ekstra ilham vermesi lazım tasarım alemine bu olayın. Düşünsene bir muzik grubu logosu, yada şirket logosu… ‘Karman Çorba’ yapılmış. Her tıkladığında logo değişiyor falan… Fikirdir ya nedir…
Önemli bir bilgi daha: Ben KARMAN ÇORBA diyodum bunlara, CAPTCHA diyormuş dünyanın geri kalanı haberiniz ola.
September 16th, 2008

Facebook’daki ‘Bomba Fonda Sakinleri’ grubunun bu blogun bir çok okuyucusu tarafından takip edildiğine eminim, üstteki imaj da oradan alınma. Enstantane hakkında yorum yapan çoğu kimse ineğe binen beyefendinin köy kökenliliğini eleştirir açıdan yaklaşmış. Zaten daha önce benzer imajlar üzerine çevrede konuşulduğunda ya da Etrafta’da yayınladığında da okumuş insanların genel tepkisi halkın sanata saygısı, milletimin cahilliği filan seviyesinde tezahür ediyordu.

Bugün Ulaş (bkz. alttaki fotoğraftaki parmağın sahibi), A City On Earth’de Zeynep’in konuyla ilgili (maalesef ingilizce) yazdığı, hislerime tercüman olan bir yazıyı gönderdi. Zeynep de benim gibi bu eserlerin varoluşlarını nasıl meşrulaştırabildiğini anlamamış, ”Sırada g*t sanatı mı var?” diye az bile sormuş.

Ben de bu işlerin sanat tarihinin kronolojik bir çizelgesi üstünde hangi akımlara tekabül ettiğini pek çakamadım. Yani “kentsel yerleştirme”, “environmental art” filan gibi çok iyi örneklerini tüm dünyada izleyebildiğimiz tür yapıtlara bir yüzeysel gönderme olduğunun elbette farkındayım, ama prensipte, ya materyal ya da kavramsal düzeyde “biriciklik” gibi bir değere sahip olması gereken -tabii bunu da tartışabiliriz aslında- sanat nesnesinin, Avrasya maratonu koşulur gibi, güzel köpek yarışması düzenlenilir gibi, bir toplu aktivite olarak, hadi toplu aktiviteyi de geçtim, ayakkabı gibi gerçekten toplumsal ve kültürel bir öneme sahip bir konu üzerinden sokakları işgal ediyor olmasının manasını sezemiyorum, içselleştiremiyorum.
Bu cins “seri üretim manasız tüketim” sanatının karşılaştığım ilk örneği olan ve sanırım 3-4 sene önce yurdumuza uğrayan ‘Barış Ayıları’nın bile daha az sulandırılmış bir kavramsal altyapısı var gibi gelmişti, yani en azından sponsoru kimse kim barış marış diyorlar, barışa hepimiz okeyiz, barış olsun tabi… İçi boşaltılmış barış bile savaştan iyidir en azından.
Ama buradan ayakkabılara sesleniyorum, kime karşısınız, nasıl bir dünya tahayyülünüz var, hangi hayat görüşünün, felsefenin takipçisi ya da öncüsüsünüz, samimiyetiniz mi güçlü noktanız estetik mükemmeliyet peşinde yılmaz azminiz mi? Bizi nasıl şaşırtacak, provoke edecek, zihnimizi farklı çalıştırmamıza nasıl sebep olacaksınız? biricikliğinizin sırrı ruhumuzda açtığınız kanlı yaralarda mı, yoksa topuklarınızın ucunda ezdiğiniz izmaritlerin feryadında mı gizli? Bunları geçtim, varoluşunuzun temeli sokakları güzelleştirmek, çevreye süs, dekorasyon olmaksa döküldüğünüz polyesterin, yerinize dikilebilecek ağacın eksikliğine maliyet endeksi nedir? Necip Nişantaşı ahalisinin; Osmaniye’de köylerine dikilen çaydanlık heykeline -ki o çaydanlık bile çeşme fonksiyonu ile en azından ortalığı serinleten, kuşu böceği besleyen bir objeydi- tepki veren Anadolu yerlisine kıyasla daha naif, kopuk, saf bir kabile olmasından mı faydalanıyorsunuz? Kimler ödüyor plastiğinizi, kalıbınızı ve niye kimler maruz bırakıyor bizi size?
Daha uzatamıyorum işte benim de hislerim böyle bu minvalde.
Edit: Shoe Art sergisinin web sitesi de burada, yorumsuz.
September 5th, 2008





Japon metro adabı ile ilgili yazıyı okuyunca aklıma bir süredir İstanbul metrosunda gördüğüm posterler geldi. Fatih Aksular adlı kişinin hazırladığı posterlerin bazılarının anlamsız/anlaşılmaz bazılarının ise özellikle çocuklar için oldukça korkunç olduğunu düşünüyorum.
August 26th, 2008


Ergenekon’un bir numarası değil yanlış olmasın, emekli lise öğretmeni Geral Fauss’un 1978′de yaptığı ve o gün bugündür politik rallyler ve reklamlarda yüzlerce versiyonunu gördüğümüz “1 Numarayız” eli. Neden ayyıldızlısını görmedik acaba hiç, biz de bir numarayız diye övünmeyi çok severiz oysa ki.
July 29th, 2008
Çevrecilik adına yapılan geri dönüşüm, tüketime karşı savaş, organik tarım ve organik hayvancılık gibi yüksek maliyetli veya uygulaması zor projelerin yerini daha ılımlı ve çok yönlü projeler almaya başladı.
2006 yapımı “waste=food” filmi, bu konuyla ilgili, ürettiğimiz/tükettiğimiz herşeyin sonunda çöp değil doğa için besin olacak şekilde tasarlanabileceğini anlatıyor. Heyecan verici.
July 10th, 2008



Bugün daha çok uzun zamandır ziyaret etmeyi ihmal ettiğim Bibliodyssey’de bulduğum harikalardan gidiyoruz. Bu senenin 2 Ocak’ında ölen ünlü (Olivetti için taşınabilir daktiloyu icat etmiş olmasına rağmen benim daha önce hiç duymadığım) İtalyan post-modern tasarımcı Ettore Sottsass’ın uzayda yaşam için hayal ettiği çeşit çeşit “Fantastic Planet” havalı üniteler, geçmişteki gelecek algısını irdelemeyi vazife bilen bizim için biçilmiş kaftan.
June 9th, 2008

Philippe Starck Die Zeit’a verdiği son röportajında “tasarımcı olduğundan utandığını, tasarladığı herşeyin gereksiz olduğunu, 2 yıl içinde bu işi bırakacağını, kendini ifade etmek için daha iyi bir yöntem bulacağını ve tasarımın bunun için çok kötü bir seçim olduğunu söylemiş.” Şimdi Philippe Starck’a zaman içinde 0 kredi vermiş biri olarak, kredi notunu biraz yükselttiğimi söylemek isterim. Bok bulsa tasarlayan Starck bu arada herhalde Zen’le ilgili bir kitap veya Baudrillard‘ın gadget’ların sahteliği üzerine yazdığı metinlerden birini okumuş olsa gerek. Kapitalist düzenin ürettiği en büyük safsatalardan biri olan ama tabiki birçoğumuzun ağzının sularını akıtan çeşitli tasarım nesnelerinin modern insan için bir illet olduğunu düşünmemek elde değil. Hadi bizim çok paramız yok da, dünyada nesne bağımlısı olmuş sürüyle insan var. Hele sadece tasarımcısı şu veya bu (Ör: Starck) olduğu için enflasyona uğrayan nesneler tam da moda veya magazin sektörü gibi tam bir obsesif kompulsif kişilik bozukluğu izlenimi veriyor. Neyse Starck’a Mocoloco‘da cevaben şöyle denmiş, “Tüketmeye devam edeceğimizi biliyorsunuz”. Bitmeyecek değil mi?
April 10th, 2008

Yamaha’nın 87 de tasarladığı bir prototip. Ben bu gelecekte yaşamak istiyorum.
October 20th, 2007
Previous Posts