Etrafta: 2009′un Pop Sansasyonu Kurak But

Hayırdır İnşallah?

16 comments December 24th, 2008

Sahte / Gerçek

Aynagözün fake rap’ının üstüne sabah kazara izlediğim bu video aklıma geldi. Rap örneğini ele aldığımızda polis teşkilatı için yazılmış bu şarkı “Devil has the best tunes” (En iyi melodiler şeytandadır) kuralı doğrultusuna “iyi” adamların rap kabiliyeti olmadığının bir ispatı, sinir bozuculuğu da en fazla çok içip yazlık barında genç kızlarla dans etmeye çalışan yazlık amcası kadar.

Bu videoda ise otantik olduğunu iddia eden bu ucubeyi yaşayanlar, inananlar, sevenler böyle “takılanlar” var. Emotronic adıyla anılan bu tür, 90′lardaki gerçek bağlamından kopmuş ve emo adlı moda akımının müziğine dönüşmüş bu müziği daha da OKEK’ine indiren, bizim slogan kültürünün eşdeğeri olan “kıç sallayan dansçı kız”, autotune ve rap ögelerini boyband formatıyla bir araya getirmiş bir endüstri başarısı.

Aşağıda ise 1983 yılından, Suicidal Tendencies’in kült videosu “Institutionalized”. “White Trash” banliyo Amerikan gencinin varolan plastik kültüre ve kurumlarına olan tepkisi, gençlik ve aile sorunları var, yaşlar aynı, ülke aynı, onlar da çıktığında toplum tarafından anlaşılmıyordu, üstünden geçen 20 yılda herşey tersine dönmüş. Yoksa bu arada ben mi Hıncal Uluç’a dönüştüm?

Odamda otururken annem ve babam içeri girdi bir sandalye çekip oturdular ve Mike seninle konuşmamız lazım dediler. Ben de OK sorun ne dedim. Annenle ben son zamanlarda çok sorunların olduğunu farkettik, hiç birşey yokken sinirleniyorsun ve kendine zarar vereceğini düşünüyoruz. Senin iyiliğin için seni ihtiyacın olan yardımı alabileceğin bir yere koymaya karar verdik.

Bir dakika, neden bahsediyorsunuz? karar verdik mi? benim iyiliğim için mi? Benim iyiliğim için olan şeyi siz nasıl söyleyebilirsiniz? Ne demek istiyorsunuz, ben deli miyim? Sizin okullarınıza giderken, sizin kiliselerinize giderken, sizin eğitim kurumlarınıza giderken, nasıl deli olduğumu söyleyebilirsiniz?!

Tamamının ingilizcesi

3 comments December 23rd, 2008

Istanbul Rap City

Haftalardır bahsini duyduğumuz Türk televizyonculuğunun çığır anı 50 Cent’li “Var mısın Yok musun”, dün gece büyük bir tantana eşliğinde gerçekleşti.

Güzel İngilizcemiz ve herkesin dedesi Güney Brooklyn’den gelmişçesine sergilenen çeşitli hiphop numaralarıyla “Rap City İstanbul”, bu mühim geceye ne kadar iyi hazırlandığını Türk “konukseverliği” ve “sıcaklığı” ile cümle aleme gösterdi. Hasbelkader bir tv şovu için gelmiş olan 50Cent’ten ve ona duyulan ilgiden maksimum faydayı çıkartma adına yapılan çeşitli çalışmalar da bu konukseverlik ve sıcaklık içinde mi tanımlanıyor merak ediyorum.

Programın reklam kapasitesini ikiye katlamak amacıyla çat diye kesilip devamının ertesi güne bırakılması işin sadece masumane yanı. Esas olay, anlaşması sadece tv programını kapsayan 50Cent’in haberdar bile olmadığı bir konserin haftalar öncesinden duyurulmuş ve biletlerin kapış kapış satılmış olması. Hatta sadece “Nasılsa Türkiye’ye geliyor, bir şekilde menajerini kafalar çıkartırız”a duyulan güvenle yapılan organizasyona esas oğlanın çıkmayı reddetmesi üzerine, biriken kalabalığın tepkisinden korkularak “çakma” bir 50′nin sahneye çıkarılacak kadar ileri gidilmesi. İki “sweatshirtli zenci” arasındaki farkın anlaşılmayabileceği ihtimali sanırım sadece “milleti toplayalım belki kafalarız” düşüncesiyle organizasyon düzenleyen zihniyetin aklından geçebilirdi.

Dün yaşananları yorumlarken rap veya rap’e duyulan sevgiyi küçümsemek, özentilikten ibaret birşeymiş gibi yansıtmak niyetim kesinlikle yok. Bunlar “sokağın” sokakta yaşandığı her kültürde yer etmiş etkenler ve Türkiye’de de iyi ve samimi örnekleri yok değil. Ancak takdir edersiniz ki ülkece dışarıdan görüp öğrendiğimiz bir şeyleri iyice özümseyip kendimize uyarlamak gibi bir ünümüz olduğu söylenemez.

Bu insanlar TRL’e hatta halk konserlerine çıkıyor, oralarda da büyük ilgi ve tezahürat görüyorlar ama buradaki kadar ısrarlı, sistemli hatta sanat haline getirilmiş türden pohpohlanmayı başka pek az yerde gördüklerine eminim. Formalara yazılan isimler, 50 numaralı kutu yaptırıp içinden 50cent açtırmalar, misket havası ile göbek attırmalar, altın zincir takmalar, sürekli atılan “I love you Fifty” sloganları, hemen her yarışmacının hazırladığı bir ilginçlik ile başrolunde 50Cent’in oynadığı bir Truman Show izledik.

Sanırım “dışarısı” da bizi, bizim “dışarıyı” sevdiğimiz gibi sevsin diye yanlış yollardan uğraşıyoruz.

13 comments December 22nd, 2008

Serge Seidlitz

MTV’den de bildiğimiz işleri olan ilüstratör Serge Seidlitz tarihte kadın hakları temalı bir “Snakes ‘n Ladders” board game tasarlamış, ikinci resim ise Lemmy kontenjanından dahil oldu.

1 comment November 1st, 2008

Marilyn Aç-açta

null

null

Bir zamanlar Marilyn Monroe.

7 comments September 9th, 2008

Moda ve politika


Evvelsi gün Obama’nın moda ve popkültür tarafından yutulması ile ilgili yazmıştım. Yukarıdaki video Politika ve Moda arasındaki ilişkiyi, çok moda olan Filistin kefiye eşarpları ve Che tişörtleri üzerinden sorguluyor. Bunu izleyince muhtemelen sinir olacaksınız ama Batı Şeria’da 3.5$’a otantik kefiyeler üreten ve satan al-Hibriwi’nin, Çin’de üretilen ve Urban Outfitters gibi chainlerde 5 katı fiyata satılan bu kopyalar yüzünden makinalarını sattığını duyunca sinir tiksinmeye dönüşecek.. diye umuyorum.

Popkültür ve moda endüstrisinin acımasını bekleyecek kadar romantik değiliz, nasıl kanser hücresi kendini kopyalarken acımıyorsa, moda da kuvvetli bir replikatör olarak tüm ide ve imgeleri kopyalayarak ürüyor. Buna karşı olarak ise şu an elimizde ileride pop ile savaşabilecek gücü olan sadece “slow” hareketleri var. Treehugger geçenlerde bir makalesinde, chainlere, hızlanmaya ve kitlesel hareketlere karşı 7 adet “yavaş” hareketten bahsediyordu, dün de Monocle‘da malesef embed edemediğim bir videoda, Londra’nın chainlere yenilmemiş bir sokağı olan Lamb’s Conduit Street’te yerel güzelliklere önem veren, kitle ve pop hareketlerine sırtını dönmüş kendi halinde sofistike hayatlarını yaşayan insanları gördüm. Artık tek ihtiyacım olan bir oturma izni.

7 comments September 1st, 2008

Obama ve kültürel tüketim

Başkanlık seçim yarışının startı verildi, Obama’nın kazanmasını umuyoruz, “kazansa da birşey değişmezcilerden” değiliz, ufak nüansların bile çok önemli sonuçları olan birbirine bağlı bir dünyada McCain gibi Vietnam gazisi bir silah fetişisti yerine, gülmesini ve adam gibi konuşmasını bilen sakin bir Obama’yı tabiki tercih ediyoruz.

Bununla birlikte Obama’nın anketlerde gerilemesi söz konusu, bununla ilgili geçen gün (friendfeedde bir çözümleme yazdım. Malesef Amerikan medya punditleri (bizim köşe yazarları işte) Obamayla cicim ayını bitirdi. Obama popkültür ve magazin arasına sıkıştı, tişörtleri Che tişörtleri gibi satılıyor, “Yes, we can” ve “Change” gerçek anlamından koparıldı ve varolan sistem tarafından içi boş sloganlara dönüştürüldü ve sonuç olarak gerçek politik gücünün yerine ona ikonik bir güç verildi. O artık değişimin, umudun, güzel günlerin, barışın ikonu, ama tişörtlerde, posterlerde, pop ve rock sanatçılarının konserlerinde. Kısacası o da MTV jenerasyonuna satılan bir pop idolü haline geldi.

Sistemin alternatif olanı içine alma süresi bir hayli kısaldı, kısa bir süre önce Banksy’ye de olduğu gibi, Obama’da 1-2 sene içinde sisteme meze edildi, zamanında aynı şey Baskın Oran’ın ezberbozma muhabbeti ile olmuş ve insanlara gına getirilmişti. Şimdi bütün akbaba Hollywood yıldızları ve popçuların heryerde Obama propagandası yapması da eminim Orta-Batı Amerika’da adamdan nefret edilmesini sağlıyordur. Umarım Amerikalılar gerçekten değişimi, değişme pahasına getirmeyi başarır, çünkü genelde değişim isteyenler kendilerinin de değişmeleri gerektiğini görünce vazgeçebiliyor..

3 comments August 27th, 2008

Suratsızlar

null

Suratsızlar” adını uygun gördüğüm bu iki gizemli şahıs, İngiltere’de A-klas celebrity ortamlarında ortaya çıkan bir performans/sanat/eleştiri. Elton John‘un beyaz kravat balosundan, Harrods yaz indirimine ve Henman/Murray tepesinden maç seyretmeye birçok yerde görülen ikili bana celebrity kültürünü hicveden yeni bir culturejamming projesiymiş gibi gelse de bazen yanlış anladığım da oluyor.

4 comments July 12th, 2008

Yine Erol Büyükburç

Add comment June 27th, 2008

Bakalım 80′leri hatırlıyor musun?!

Buna epeyce bir güldüm. Berrak genç göndermiş. Altında yazan isim Esat Cavit Başak.

1 comment June 23rd, 2008

Mapushane podyumlara benzemez

Tugba Özay’ın “BEDEL” isimli kalın kitabı epeydir merak ettiğim bir eser. En sonunda hakkında yazılmış bir yazıya rast geldim. Kıvanç Koçak’ın Radikal Kitap Eki’nde yayınlanan yazısını aynen iletiyorum.

Politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, anılarını topladığı kitabında, ‘halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış nice insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur’ bile diyor

İnsanın etrafında bakacak az şey olunca, kendi içine çok daha fazla bakmaya başladığı yerlerdir hapishaneler. Tam da bu yüzden belki de içeriye düşmüş, eli de biraz kalem tutan insanların yazmaya eğilimleri artar. Özellikle -o klişeyi kullanalım- ‘renkli hayat’ sahiplerinin hapishaneyle tanışmaları çok daha travmatik tabii. Ama içerde genelde fazla kalmadıklarından, kendi sözleriyle söyleyecek olursak, hapishane sonraki hayatları için “çok eğitici, öğretici bir yer” oluyor onlar için. İçerde “daha yakından tanıma fırsatı buldukları” insanlığa karşı borçlarını ödemek için o ‘çileli’ günleri, ‘eğitici-öğretici’ durumları kayıtlara geçirmek, kitaplaştırmak da bu sürecin ayrılmaz parçası bir nevi!

Akmerkez’de yaşanan bir silahlı çatışmanın ardından Rulet Operasyonu kapsamında tutuklanan ve Paşakapısı Cezaevi’ne konulan manken Tuğba Özay, Mayıs ayının başlarında tahliye olmuştu. “Suç işlemek için kurulan örgüte yardım etmek” ve “tehdide azmettirmek” suçlarından cezalandırılması istenen Özay da boş durmamış cezaevi günlerini yazmış. Bedel, altbaşlığıyla ‘Yaşamın sevmek ve sevilmekten ibaret olmadığı 167 gün’e bizi de ortak ediyor. Şükür, bu 167 günün hepsini anlatmıyor Özay; aralarda ikişer üçer gün atlayarak gidiyor, yoksa şu haliyle bile zaten bir tuğla kalınlığında olan kitap nasıl olurmuş tahayyül etmek zor.

Anı gibi gözükmesine rağmen aslında Özay’ın ailesine yazdığı mektuplardan oluşan kitap, bana aslında pek yabancı gelmedi. Zira naçizane ben de ilkokul günlerimde günlük tutmaya başlayıp, “Sevgili Günlük” girişinin ardına “bugün şunları şunları yaptım, bunlar bunlar da oldu, hoşçakal, görüşmek üzere” gibi şeyler yazdığımı hatırlıyorum Özay gibi: “Sabah erken uyandım yine. Çıktım avluya yüzümü yıkadıktan sonra… Avludaki hücreye yerleştim hemen. Çalışma masam, sandalyem, kalemim, radyom, sigaram, suyum, ılık ballı sütümle yalnızlığımı paylaşırken, burada olduğumu gören arkadaşlar geldi yanıma. (…) En iyisi radyomu açayım bir şarkı bulup kederlisinden, bir sigara tüttüreyim. Sonra ilham gelir belki… Hay Allah onu da yapamayacağım. Fatoş Abla mutfağa gitmişti yemeğimi hazırlamış. Gülşat gelip haber verdi. Yemekten sonra görüşürüz o zaman…” Ama mesela anneme-babama, güneşe, aya falan seslenmek aklıma gelmemişti doğrusu: “Günaydın canım ailem, Günaydın sevgili dostlarım, Yeni güne günaydın!”

Tabii bir de itiraf edeyim ben kelime oyunlarına Özay kadar hâkim değildim!: “Yıldızlar tercümanım oldu. Dilek tutmak için bir yıldızın kaymasını bekledim… Ama olmadı, kaymadı. Oysa ne çok insanın hayatı kaymış durumda burada ve özgürlüğe hasret kalınan başka yerlerde” ya da “Şu an yatılı okuduğumu varsayın. Ve bu okulda her kesimden, her dilden, her renkten insan var. Kızınız o okulda çok şey öğreniyor. Sizlerden ve kendi tecrübelerimden öğrendiklerimden çok farklı şeyler öğrendiğim bir okul. Mastır yapıyorum. Gerçi ben mastır yaparken birileri ‘mastırbasyon’ yaparak bunun zevkini çıkarabilir. Ama merak etmeyin. Sizin kızınız güçlü, kızınız dimdik…”

Spor deyince akla o gelir!

Hiçbir zaman doğru anlaşılamadığını, magazin programlarında gösterildiği gibi olmadığını iddia eden Tuğba Özay, Bedel’le bunu da kanıtlamaya girişiyor aslında biraz. Misal mafyatik isimlerle adı daha önce de anılan Özay’ın ne kadar ‘delikanlı’ olduğunu (“Kimse burada kral değil. Benim olduğum yerde olamaz da zaten”) ne kadar temiz ve titiz olduğunu (“Üç gündür yıkanamıyor, bu yüzden de kendimi hiç iyi hissetmiyordum… Bilirsiniz temiz ve titizimdir”) ne kadar üst düzey bir ‘duygusal’ olduğunu (“Eğer duygusal bir sahne yakalarsam, ben çizgi film izlerken bile ağlarım. Ya da yaşlı bir çifti el ele görsem… Ya da bir manzarayı izlerken duygulanır, ağlarım. Ya da ormanda tek başıma yürürken yağmur yağar, ağlarım. Şiir okurken, şarkı dinlerken… Severken, sevişirken, ayrılırken… Ağlarım”), sadelikten ne kadar hoşlandığını (“Hep doğal olanı sevdim. Sade, yalın, izole…”) hep öğreniyoruz yazdıklarından. Tabii bir de belki en önemlisi Özay’ın spor deyince akla gelecek ilk isim olduğunu da!: “Türkiye’de ilk fitness dvd’sini ben çıkarmıştım. (…) Birçok kadın sokakta beni çeviriyor, sayenizde spora başladım, kilo verdim diyordu. İsmim sporla özdeşleşmişti.”

Özay’ın politikayla ilişkisi de malum. Adı her fırsatta CHP’yle anılsa da bizzat partinin genel sekreter yardımcısı, “oyaladıklarını ama üye yapmadıklarını” söylemişti. Belki Bedel’i okuduktan sonra onların görüşleri de değişir, zira en az onlar kadar ‘devrimci’ bir kimlik var karşımızda. Kitapta yer yer “kahrolsun faşizm” diye bile haykıran Özay, politik görüşlerini paylaşmaktan da kaçınmıyor. Esas olarak politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, bir ara kendini kaptırıp, “nice dürüst, nice mert, nice halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur” bile diyor. Hatta frensiz gitmeye devam edip, hapse düştüğü ilk günlerde “ölüm orucu”na girmeye karar verdiğinden dahi söz ediyor! Allah’tan, sonradan gereksiz bulup, “insanların karşısında niye güçsüz görüneyim” dediğini de söylüyor.

Kitabın bir başka işlevi de Özay’ın cezaevindeki arkadaşlarına, kendisine yardımcı olanlara, hakkında olumlu şeyler yazanlara selam; özellikle kendisiyle ilgili olumsuz yazılar yazan Tuna Kiremitçi, Perihan Mağden gibi isimlere laf ‘çakma’sı. Bu kısımlar polemik arayanların ilgisini çekebilir tabii.

Oturduğumuz yerden kimsenin yaşadıkları hakkında ahkâm kesmeyelim. Elbette hapishanede geçirilecek bir gün bile yeterince mutsuzluk vericidir, insanın hayatında unutamayacağı bir deneyimdir. Tuğba Özay’ın da orada epey zor zamanlar geçirdiği kesindir. Ama yani sadece kendisine kalsaydı o tuttuğu defterler, arada açıp baksaydı içerde geçirdiği günler çok daha sahici bir şekilde aklında kalmaz mıydı? Zira yazdıklarını herkese okutmaya karar verip bir de birtakım fazilet, insanlık, politika dersleri vermeye kalkınca… Hele bir de kitabın sonunda çekiliş numarası verip, “10 kişiye Tuğba Özay’la yemek, 100 kişiye Tuğba Özay baskılı tişört” diye bir de hediye kampanyası yapmaya kalkınca…

“Bir özdeyiş ürettim kendimce: Mahpushane, insanı ya ıslah eder, ya timsah!” diyor kitabın bir yerinde Özay ve madem şiir kitabı yazacağı gibi bir vehme kapılıyorum ben, ufak bir katkıyı borç bilirim: “Bunları eder belki ama yazar yapmaya yetmez!”

BEDEL / Tuğba Özay, Doğan Kitap, 2008, 308 sayfa, 12 YTL.

“Perihan Mağden adlı gazeteci yazar gelmiş bugün söyleşi yapmak için. Herkes katılmamı istedi. Önce gittim konferans salonuna.(…) Kalıp kalmamak arasında kararsızdım önce. Sonra vazgeçtim söyleşiye katılmaktan. Bu kadın hakkımda çok ağır yazılar yazmıştı. Yargısız infaz yapmıştı beni hiç tanımadan. Zamanında o da yaralamıştı. Aslında cevap vermenin tam sırası olabilirdi. Hatta arkadaşlar ‘Gelsin bak nasıl dalga geçeceğiz’ dediler boş boş… Anlamsız şeylere izin vermemeliydim. Kendimi kanıtlamak gibi bir dert içerisinde değilim. Hem kitabını da okumamıştım. Orada olmam kitabıyla ilgili değil yalnızca ona cevap vermek için olacaktı. İyi de kime neyin cevabı… Tanısa inanıyorum ki değişecekti hakkımdaki fikirleri…

İyi de benim onun hakkındaki fikirlerim ne olacaktı. Kim kimin umurundaydı…” “Kendi içimizde birlik olalım diye haykırdım Atam. İlerideki hedefim aktif siyasetin içinde olmaktı. Gelecekte kullanmak için geçmişimi karalamaya çalıştılar Atam! Ama yılmadım, yıkılmadım. Yıkılmayacağım. Beni ne kadar farklı göstermeye çalışsalar başaramayacaklar! Ve gün gelecek ben halkım için çalışacağım. Bağımsız Türkiye için mücadele edeceğim. İnsan hakları için köylümün, işçimin, emekçimin savunucusu olacağım.”

 “Boktan bir aşkın pençesinden kurtulmaya çalışırken DGM’ye çıkıyorum. İlgim olmayan bir operasyona dahil ediliyorum ve polis onlarca kameranın önünde beni arkadan kelepçeleyip başıma bastıra bastıra ağzımdan çıkan son sözlerimi engellemeye çalışıyor. Son sözlerim ne mi? ‘Ailemin ve sevenlerimin yalnızca bana inanmalarını istiyorum. Bunların hepsi yalan, bunların hepsi iftira.’ Kim suçlu? Kim suçlu? Kim suçlu?”

 

30/05/2008 / Radikal Kitap Eki - KIVANÇ KOÇAK

4 comments June 5th, 2008

Pazar Sohbeti

null

Birkaç gün önce okuduğum ilgi çekici bir NY Times haberi ve bugün Sabah’ın ekinde okuduğum benzer bir yazı üzerine sosyokültürel değişimin kentsel yapıya etkisi üzerine dikkat çekmek istiyorum bu sohbetimizde.

Uzun yol uçak çekilmez önyargısıyla hiç bulunamadığım New York’ta yaşamış olanların bilebileceği Florent adlı downtown restoranı kapanıyormuş. NY Times, New York arka sokaklarında hayattan anektodlar bulunan bu müthiş makalede, Kamyoncuların, travestilerin, Calvin Klein gibi gay moda ikonlarının, Spike Lee ve merhum Roy Lichtenstein gibi sanatçıların bir arada yaşadığı bu mahalle restoranı NY’un değişmesiyle downtown kiraları ile başa çıkamaz ve yeni insanlarla uyum sağlayamaz hale gelmiş olduğundan dem vurulmuş.

I started seeing what I called the New People. And those were people in their 20s, so they were not born or not doing much when Florent had opened. And they were never part of an economy that wasn’t booming and about money and about “I want what I want now.”

Bugün Pazar Sabah’ta Ayşe Ferhangil’de Bebek ve Nişantaşı’nda yıllardır aynı kasaptan alışveriş yapan, aynı restoranlara giden, mahalle dondurmacısından alışveriş yapan insanların, semtlerini Bağdat Caddesi’nin vahşi yuppi ortamına döndüren yeni mekanlar ve trendlerden rahatsız olduğunu yazmış. Olasıdır, sonuçta ben de 90′lardan başlayarak Ortaköy sahilinin daha da beter bir lümpen kültüre teslim oluşunu kare kare yaşadım.

Bir başka alakasız postta, zamanında bir rave’e gitmiş birinin nu-rave denen şeyden hiç hazzetmeyeceğine bu müzik/moda hayat tarzının aynı emo gibi tamamen geçiçi bir “fad” olduğuna dikkat çekiyor. Fakat tabiki her dönemde kendini öncekilerden farklı konumlandırmak isteyecek genç egoların olacağını da biliyoruz. Peki acaba bu kimileri tarafından hazzedilmeyen ama kimilerinin de bayıla bayıla yaşadığı yeni oluşumları, yeni egoların kimlik oluşturma çabası olarak veya tüketim kültürünün paketlenmiş ürünleri olarak mı görüyoruz, yoksa bizler de “bizim zamanımızda böylemiydik, biz şöyleydik, şunu yapardık” diyen anne babalarımızın yerinde miyiz şu an? Sonuçta tarihin her döneminde süregelen kültür kendinden öncekini geliştirdiğini, kendinden sonra gelenden üstün olduğunu düşünüyorsa kültürleri objektif olarak karşılaştırmak mümkün mü, hangi değerler üzerinden? Ya da bütün bunlar boş işler mi. Tartışalım?

3 comments June 1st, 2008

Björkü sevdiren video

Müziği, temsil ettiği şeyler, ulaştığı kitle, sebepleri gerekçeleri anlayamadığım bir şekilde beni gıcık etse de bir biçimde Björk’e karşı bir sevecenlik hissediyorum. Bence iyi bir kız ve arkadaş olsak iyi anlaşırdık.

1 comment April 5th, 2008

Türüt


Öffffff…

1 comment September 18th, 2007

Bazen dünya beni gerçekten şaşırtıyor - II

Sanıyorum bir albüm 20 Milyon’un üzerinde satınca bu tip mutasyonlar kaçınılmaz oluyor. Daha önce Filipinler’deki bir hapisanede aynı şarkının nasıl terapi amaçlı kullanıldığını izleyip irkilmiştik.

Add comment September 13th, 2007


Takvim

January 2009
M T W T F S S
« Dec    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Aylara göre haberler

Kategorilere Eklenenler