Aynagözün fake rap’ının üstüne sabah kazara izlediğim bu video aklıma geldi. Rap örneğini ele aldığımızda polis teşkilatı için yazılmış bu şarkı “Devil has the best tunes” (En iyi melodiler şeytandadır) kuralı doğrultusuna “iyi” adamların rap kabiliyeti olmadığının bir ispatı, sinir bozuculuğu da en fazla çok içip yazlık barında genç kızlarla dans etmeye çalışan yazlık amcası kadar.
Bu videoda ise otantik olduğunu iddia eden bu ucubeyi yaşayanlar, inananlar, sevenler böyle “takılanlar” var. Emotronic adıyla anılan bu tür, 90′lardaki gerçek bağlamından kopmuş ve emo adlı moda akımının müziğine dönüşmüş bu müziği daha da OKEK’ine indiren, bizim slogan kültürünün eşdeğeri olan “kıç sallayan dansçı kız”, autotune ve rap ögelerini boyband formatıyla bir araya getirmiş bir endüstri başarısı.
Aşağıda ise 1983 yılından, Suicidal Tendencies’in kült videosu “Institutionalized”. “White Trash” banliyo Amerikan gencinin varolan plastik kültüre ve kurumlarına olan tepkisi, gençlik ve aile sorunları var, yaşlar aynı, ülke aynı, onlar da çıktığında toplum tarafından anlaşılmıyordu, üstünden geçen 20 yılda herşey tersine dönmüş. Yoksa bu arada ben mi Hıncal Uluç’a dönüştüm?
Odamda otururken annem ve babam içeri girdi bir sandalye çekip oturdular ve Mike seninle konuşmamız lazım dediler. Ben de OK sorun ne dedim. Annenle ben son zamanlarda çok sorunların olduğunu farkettik, hiç birşey yokken sinirleniyorsun ve kendine zarar vereceğini düşünüyoruz. Senin iyiliğin için seni ihtiyacın olan yardımı alabileceğin bir yere koymaya karar verdik.
Bir dakika, neden bahsediyorsunuz? karar verdik mi? benim iyiliğim için mi? Benim iyiliğim için olan şeyi siz nasıl söyleyebilirsiniz? Ne demek istiyorsunuz, ben deli miyim? Sizin okullarınıza giderken, sizin kiliselerinize giderken, sizin eğitim kurumlarınıza giderken, nasıl deli olduğumu söyleyebilirsiniz?!
Bu güzide eserle başlayarak, hem yenilerden hem de eskilerden, üç boyutlu karakterler ve suya sabuna dokunan konular içeren bazı çizgi romanları dikkatinize sunacağım.
Black Friday, Avatar çıkışlı, yedi sayı sürmüş bir mini seri. Warren Ellis ve Juan Jose Ryp tarafından yaratılmış. Ve 11 Eylül, Irak savaşı gibi konuları içeriyor. Ben üzerinde konuşmaya başlarsam sürprizleri bozabilirim; o yüzden bay Ellis’in sıfır numaralı tanıtım sayısındaki sunuş metnini iletip gerisini seçtiğim karelere bırakayım. Yazıyı editledim, tam metnine aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz:
William Christensen is a betting man, and a while back he made me three bets. He bet me I couldn’t get a new spin out of the zombie story. He bet me I couldn’t write a fantasy story. And he bet me I couldn’t get a new angle on the superhero story…
…I’ve always had a political take on superhero fiction, from the days of STORMWATCH and THE AUTHORITY. Comes of being a cranky Englishman who enjoys such Communist enterprises as national health care and more than two political parties. And, as almost no-one has failed to notice over the last year, posing political questions in superhero fiction has come back into vogue. So, in thinking about this, I had that on my side…
…If we invite or condone masked adventurers to fight crime outside the law, do we get to draw a line where they stop? Condoning their activity is much the same as giving them carte blanche to fight crime wherever they perceive it to be. This leads to a much bigger question than, say, asking if superhuman combatants in America should be registered with a Federal agency. In fact, it leads to this:
If a self-identified crimefighter lives in a country where a President can be said to have prosecuted an illegal war and therefore can be said to have killed a great many people in the enactment of his criminal enterprise… What does that masked man do?…
…That’s the question. What happens when a superhero’s pursuit of justice leads him to the inexorable conclusion that he must kill his President to save his country?…
…This is the freedom of doing a piece of superhero fiction outside the auspices of company ownership or the weight of continuity: the big questions can be asked in a very direct and brutal manner. In this world, masked adventurers on the run are not going to be pursued, tricked and trapped by their estranged colleagues. Every last one of them is going to be hunted by the combined forces of the US military structure. It is, to my mind, what would always happen — the streets of America would be secured by soldiers and gun emplacements and helicopters against the threat of the flying superhuman.
And for those who think I’m being anti-American, consider this: in Britain, we’d just have the SAS kill them in their beds. You people are young, and have not let learned how to do business.
So that’s the set-up: John Horus, most beloved of the original Seven Guns team of superhuman streetfighters, has killed the President of the United States for arranging an illegal war. He has a plan, and that plan is even more frightening. He has set himself up as the protector of America. And the authorities cannot take the chance that the other Guns are not involved. The country is now at war with its own heroes.
In a situation like that, there are no sides. Not any more. It’s about who survives and who doesn’t. It’s about whether the idea of America lives or dies.
Duke Üniversitesi Kütüphanesi tarafından Atlantic City, New Jersey‘ın tahta sahil şeridini “süsleyen” elektrikli panoları yapan R.C Maxwell Firması arşivinden seçilmiş 83 tane fotoğraf arasından ben de dış mihrakların eline “Etrafta sigaraya özendiriyor” diye koz vermek için bu fotoları seçtim.
Ve Obama seçildi. Aramızda “Obamacynicler”, “Obamaseptikler” var bunu biliyorum. Hele Ermeni, Kıbrıs ve Kürt Sorunu’ndan oluşan kendi fantastik evreninde yaşayan Türkiye’liler için belki de hiçbir şey ifade etmiyor ama senatörlüğe seçildiği 2005 yılından beri onu takip eden ve onun yeni nesil yöneticiliği ve geleceği simgelediğini düşünen benim gibiler için bugün çok önemli ve ilham verici bir gün.
Birgün ayakların baş olabileceğini bize gösteren Obama, gençliğinden beri grassroots aktivist hareket içinde olması nedeniyle, gerçekten de değişim isteyen Amerikan halkının içinden çıkmış bir karakter. Her ne kadar Amerika gibi 400 milyon kişinin hayatta kalmaya çalıştığı ve sayısız güç odağının egemen olmak için mücadele ettiği kaotik ve kompleks yapıların bir kafadan yönetilebileceğini zanneden sosyolojinin s’sinden politikanın p’sinden anlamayan insanlar yeni komplo teorileri üretecek olsa da Amerikan toplumu istediği değişime yine kendi içinden çıkardığı bir karakterle ulaşmaya çalışıyor.
Bu tip insanları “Amerika’nın politikası belli usta, devlet politikası değişmez, Amerika’yı CIA yönetiyor” ahkamını keserkenki eminliklerinden tanıyabilirsiniz. Kısır hayal güçlerinin esiri olmuş bu insanlar bu tip hareketlere hep burun kıvırır ve altında birşey arar. Bir sene önce de “Amerika’da zenci hayatta başkan olamaz aga” diyorlardı hatırlayın, ama 85 milyon dolar seçim yardımını bir kenara itip, “bu elimizi lobilere bağlar bu kampanyayı biz kendi paramızla yapacağız” diyen bu adam bizlere bir amaç uğruna birlik olmuş insanların karşısında hiçbir gücün duramayacağını yeniden hatırlattı.
Yürüttüğü inanılmaz seçim kampanyasının başarısı bize yıllardır sayısız kanun değişikliği teklifine imza atmış bu çalışkan politikacının, yönetişim adına neler yapabileceğini gösteriyor. Seçim sonrası “oyunu henüz kazanamadığım insanları da dinleyeceğim hem de en zıt fikirleri söyledikleri anlarda en çok” diyen bu adam gelecek yüzyılın yönetim tarzını simgeleyen ilk büyük lider, eminim ki 21. yüzyılda bu vizyona sahip başka ülkeler de kendi liderlerini çıkaracak. Sosyal evrim günümüz dünyasında bunu gerektiriyor. Global dünyayı ve bunun getirdiği yeni sorunları kavramış, ülkesinin çıkarlarını dünyanın çıkarlarıyla beraber gören, adil, dürüst ve insancıl liderler.
Bunu ilk başaran ülkenin Amerika olması çok doğal. İsterdim ki sağdan soldan duyduğu “Emperyalizme hayır” ile Amerikan karşıtlığı yapıp kendini tatmin eden gençler bugünün önemini idrak edebilseydi ve bir çok hatasına ve günahına rağmen, özgür düşüncenin hüküm sürdüğü Amerika’nın olanca borcuna ve batmış ekonomisine rağmen neden hala dünyanın lideri konumunda olduğunu anlasalardı. O zaman belki bizim de gelecek için biraz umudumuz olurdu.
İlk Amerika’da gördüm büyük alışveriş merkezi denen şeyi. Galeria, Akmerkez, Carousel derken sardı kimliğine yakışmayan şehrimi bu büyük yaratıksal binalar silsilesi. Avrupanın en büyüğü bile yurdumda imiş, gidip görmeden edemedim ve çektim bir iki fotoğraf Etrafta için. Herkes sorar durur millette para yok nasıl geçiniyor bu binalar ve içindekiler diye. İş gayet basit duyduğuma göre, mesela bir marka, diyelim ki ‘NIKE’ açıyor bir dükkanını bu merkezlerden birine. Aylar geçiyor, dükkan zarar ediyor gibi gorünüyor dışarıdan sana bana. Halbuki iş böyle değil; Eskiden bu markayı satın alabileceğimiz dükkanlar yaptıkları reklamlar sayesinde bizi dükkana çekerlerdi şimdi ise rekabet ortamı değişti. Büyük merkezlerdeki dükkanlar bu markaların ‘Reklam Panosu’ olarak kullanılmaya başlandı. Kiralayacağına ‘NIKE’ Taksim’de bir pano, açıyor KANYON’da bir dükkan. Prestij hesabı, açmaz ise olur mu şimdi kalınır mı ‘ADİDAS’ın altında. Bunların çirkinliği ve popülerliği hakkında söylenecek çok laf olsa da, bu bahsettiğim sadece bir detay bu silsile hakkında. Sonumuz hayrola.
Gerçekliği kulaklarından yakalamak için (baharı saçlarından yakalamak gibi birşey) 3 çocuk babası fotoğrafçı Blake Andrews‘ın kurallarından bazıları:
1.Kamera uyku zamanı dışında hep elde olacak.
2.Film ucuz bir malzemedir.
3.Gerçeklik hayal gücünden güçlüdür.
4.Form öz’ü ezer ama öz olmadan form olmaz.
5.Önce çek, sonra sor.
T-shirt’ü Amerikalılar 2. dünya savaşında Avrupalı askerlerden görmüşler. Almışlar götürmüşler memleketlerine. Mesaj alanı olarak kullanmışlar soğuktan korusun diye yapılmış giysiyi. Hatırlıyorum babam Amerika’ya gitmişti 82′de, hala anlatır en çok verilen sipariş ‘BASKILI T-SHIRT’ idi diye. Moda oldu, modayı da geçti doğal oldu ‘torso’ formundaki bez parçası. Hani yeri geldi adam gibi baskısız T-shirt bulamaz olduk. Ama dikkatli olmak lazım, reklam aracı olmamak lazım, istemeden yanlış mesaj verdirir adama o basit sandığın giysi.
E kardeşim herkes yabancı dil bilmek zorunda değil. Geçenlerde internetin tekinde gördüm: İmajdaki arkadaş yazlık bir beldemizden aldığı T-shirt ün üzerindeki baskıya dikkat etmeden aldığı için turistlerin tacizine uğramış ve T-shirt’ü aldığı dükkanı dava etmiş. Arkadaşın avukatı ‘Müvekkilime ayıplı mal satıldı. Bunun cezası yasada açık. Hakkımızı sonuna kadar arayacağız’ demiş. (nelerdir ayıplı mallar merak ederim) T-shirt ün üzerinde ‘ŞIK PEZEVENK’ yazıyormuş. Hayır kötü de birşey demiyor aslında, insan arkadaşına bile der arada. Böyle absürd T-shirt vakası çok olmuştur hayatlarımızda. Bir gün bizim eve gelen gündelikçi ‘Ümmiye Teyze’ giymişti bir T-shirt, ‘SHUT UP BITCH’ yazıyordu üzerinde. Düşünmeden edememiştim anneme bir şey mi demek istiyor diye.
Bu imaj da aynı hesap: Çok yakın dostum ‘Tomtini’ iş icabı gittiği Mekke’de çektiği bu fotoğrafı göstermişti bana. Gerçekten vahimdi durum. Bu sefer ki ‘Baseball Cap’ti ama. Demezler mi adama; Bre kafir ne işi var ‘Jesus’un Müslümanın kafasında? Bi de üstüne üstlük ‘I JESUS’ yani Türkçesi ‘BEN İSA’. Bir de üstüme iyilik sağlık ‘İSA’ iki kere yazılmış birbirinden farklı iki ayrı FONT la…
Allahım kör et beni.
15 Mayıs 1968′de Malcolm X‘in doğumgününde, bir jenerasyon önceki Afrika’ya dönüşçü siyahi lider Marcus Garvey‘in isminin verildiği Doğu Harlem’deki parkta kurulmuş olan The Last Poets o dönemde siyahilerin politik olarak örgütlenmesinin fon müziğini oluşturmaktaydı.
Wordle kullanılarak McCain ve Obama’nın konuşmaları görselleştirilmiş. Üstte McCain altta da Obamanın konuşmalarını görüyorsunuz. Kelime seçimleri ilgi çekici gerçekten, şimdi bir yerden Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal’ın konuşmalarını bulup wordle’e atma görevini kim almak ister.? Bir de bu var NYTimes’dan.
Bu Amerikalılar da alem doğrusu. Kötü işler görmek için müzeye gitmeye gerek mi var. Köşebaşındaki çerçevecide de bunlardan bol bol görebilir insan. MOBA’yı yine de merak edenler için buyrun link
Bir de geçen gün televizyonda rastladığım Arizona Dream filminden replikler:
“Paul Leger: I’m an artist.
Axel Blackmar: You’re a bullshit artist.
Paul Leger: Bullshit artist, artist, whatever. Art is art.”
Library of Congress’in sergisini açtığı 1939-49 yılları arasında çekilmiş renkli kırsal Amerika fotoğrafları. Amerikan Farm Security Administration’ın çektirdiği fotolarda kırsal köy ve kasabalarda depresyon sonrası Amerika’sından insan manzaraları görülmekte. Bu arada flickr The Commons projesiyle LOC, Smithsonian, Brooklyn Museum gibi sayısı artmakta olan birçok müze ve kültür kurumunun arşivlerini dijital ortama taşıyor. Zamanında müzecilik derslerinde olucak diye anlatıyordum gerçek oldu bile.
Gayet bize özgü olduğunu düşündüğüm “Ya sev, ya terket!” kalıbının bire bir, hatta bir miktar daha vulgar biçimde Amerika’da da kendine zemin bulmuş olması, beni globalleşmenin boyutları üzerine düşünmeye sevk etti. Acaba bu söylem nerede doğdu, etimolojik kökeni kime ve nereye dayanıyor? Milliyetçi jargonumuz da mı batıdan arak, yoksa bu sefer necip Türk milliyetçiliği gavura söylem ihrac etmeyi başaracak kadar üst bir ideolojik düzeye mi erişti? Ya da milliyetçiliğin seviyesi dünyanın her yerinde zaten aynı da bu sloganları üretmek neredeyse içgüdü - beyincik seviyesinde gerçekleştiği için paralel olarak farklı coğrafyalarda yüzeye çıkması normal, hatta sıradan mı? (Milliyetçi bir forumdan okuduğum kadarıyla, bu lafı Alparslan Türkeş 70′lerde Kürtlere yönelik söylemiş ilk defa.)
Bu tip özet/editing şaheserlerini daha önce Sopranos‘da görmüştüm, eğer son bir senedir kopan bütün yaygaraya rağmen Amerika’daki seçimlerle ilgilenmediyseniz, geçen bölümün özeti