İngiliz bilimkurgu romancısı, sosyal yorumcu ve filozof James Graham Ballard‘ı ötedünyaya uğurlarken, kaç kişiye kendi isminden türetilmiş sıfat nasip olur acaba diye düşündüm. Distopik modernite, kasvetli ve barınmaya uygun olmayan insan yapısı ortamlar, teknolojik ve sosyal değişimlerin psikolojik etkileri gibi kavramlar yüklü bu sıfat, Ballard’ın tüketim, kitlesel eğlence ve güvenlik toplumuna karşı duyduğu iğrenme hissinin bir tezahürüydü. Empire of the Sun ve Crash gibi romanları ve daha ziyade ülkemizde bunların filmleriyle (sırasıyla Spielberg ve Cronenberg) ile ünlüydü ama asıl önemi tekil olarak yaptığı işlerle değil, kültürel jargonumuzun içine soktuğu fütüristik distopyalar ve proto siberpunk dünyalar ve müzik, sanat ve kültür alanında tetiklediği düşünsel birikimle ölçülebilir.
1982′de yaptığı bir röportajda : “Gelecekle ilgili kaygımı tek bir kelimeyle açıklayabilirim : sıkılmak. En büyük korkum: olabilecek herşeyin olduğu, heyecan verici, yeni ve enteresan hiçbirşeyin bir daha olmayacağı.. geleceğin engin ve itaatkar bir ruh banliyösü olacağıdır.” diyen sanatçı 2003′de de Britanya Monarşisinin verdiği şövalyelik ödülünü de “Tepesi ağır monarşimizi yaşatmaya yarayan sahte bir Ruritanya oyunu” diyerek reddetmişti.
Baudrillard‘dan sonra Ballard’ın da gidişiyle yaşadığımız dünyanın ticari ve baskıcı yönlerini göz önüne koyacak kanaat önderlerinden geride pek kimse kalmadı. Artık tek güvencemiz Somali’li ve İsveç’li korsanlar.
Daha fazla bilgi için Ballardian, Ballard’ın onuruna yaptığım müzikal seçki için undomondo.
Cyberpunk‘ın babalarından bilimkurgu yazarı Bruce Sterling, 80′lerin ortasından bu yana internet kültürünü tanımlayan en eski fikir ortamlarından WELL‘deki geleneksel yeni yıl sohbetinde ekonomik kriz, politika, çevre gibi konulara kendine has üslubuyla değinmiş. Ekonomik kriz ile ilgili ironik yorumlarını komik bulduğum için sizin için bir kuple serbest çeviri yaptım. Yazının tamamı daha ciddi.
MHP İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı için ünlü reklamcı Alinur Velidedeoğlu‘nu düşünüyor. 2007 genel seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyasını yürütmüş olan Velidedeoğlu, bunun profesyonel bir iş olduğunu belirtiyor ve siyasal bir geçmişi olmadığını ve gelecekte de politik bir kariyer hedeflemediğini söylüyor. Politikayla ilgisi olmadığını vurgulayan Velidedeoğlu MHP’nin teklifini şaşırtıcı bulduğunu söyledi. Teklife henüz olumlu ya da olumsuz cevap vermese de öncelikli sorunu belirledi: Trafik
Kimsenin siyasi haklarına dil uzatmak istemiyorum. Yine de ikonik bir kimlik olarak Alinur Velidedeoğlu’nun MHP’den teklif alması gerçekten ilginç. Ayrıca kendimi bu yeni İstanbul ile ilgili fantaziler kurmaktan, varsayımlarda bulunmaktan alamıyorum.
Küreselleşmenin gıda ve tarım sektörüne olan etkisini bir kaç iterasyon ileri götürüp bireylerin yaşamına ve topluma nasıl etki ettiğini anlatan bir video. İzometrik görünümü ve vektörleriyle video bence başarılı, bu kadar karmaşık bir konuyu birçok açıdan ele alışı ve anlatışı da olağanüstü ama esas bomba videoyu yaptıran kurumun MAFF, yani Japon Tarım, Ormancılık ve Balıkçılık bakanlığı olması. Zaten Obama’nın artık şömine sohbetlerini Youtube’dan yayınlayacağını da okumuştuk, sanırım birkaç seneye devlet kurumlarının hepsini youtube’da görücez. Neyse, konu nereden nereye geldi de aklıma gelmişken, geçen gün Youtube’un en büyük ikinci arama motoru olduğunu okudum, 9 yaşında hayattaki herşeyi youtube a yazıp videodan izleyen, hiç google ve text kullanmayan çocuklar varmış, gelecekte herşeyin video temelli olacağını yazıyorlar, bu da Google’ın en büyük hatası Youtube’u almaktı diyen miyoplara kapak olsun.
Can Dündar “liboş”muydu? Mustafa üzgün müydü? Türban özgürlük müydü? Hrant Dink ihmal mi edilmişti? Kürtçe yayın ülkeyi bölecek miydi? Ortaokulda başörtülü öğretmen olur muydu? Güney doğudan petrol çıkmış mıydı? Gökçek Çankaya’yı alacak mıydı? Susurluk ayranı uyku yapar mıydı? Borla çalışan motor var mıydı? O çaylar radyasyonlu muydu?
[ ]…”ABD’nin üstünlüğünün boyutları dikkate alındığında, bugünün ABD’sini Roma İmparatorluğu ile karşılaştırmak epey basmakalıp bir düşünce haline gelmiştir. Böylesi bir karşılaştırma tahmin edilemeyecek birçok açıdan epey çarpıcı olabilir. Her şeyden önce Roma İmparatorluğu’nu yıkan başka bir imparatorluk olmamıştır; çöktüğünde tüm “denk rakipleri” çoktan alt edilmişti. Artık tarihçiler İmparatorluğun, ister kültürel ve manevi isterse ekonomik nedenlerle olsun içten de çökmediği sonucuna varmışlardır. İmparatorluk, kendisini önce uçlardan kemiren barbar kabilelerin, nihayetinde merkezi devirmesi sonucunda yıkılmıştır. Göz kamaştırıcı ihtişamı onu, Roma’nın zenginliklerine el sürmelerine izin verilmeyen sınır boylarındaki küçük krallıklardan ayrı tutuyordu. Fakat zamanla kırgın, kıskanç ve sonunda dizginlenemez bir hale gelen bu krallıklar son darbeyi binlerce ölümle indirmişlerdi.
Bugün de ABD İmparatorluğu’nun geleceği hakkında yazan uzmanlar, kendilerinden önceki Roma İmparatorluğu tarihçilerininkine benzer biçimde içe-bakan bir yaklaşım benimseme eğilimindedirler. Örneğin akademisyenler tarafından tartışılan bir konu ABD ekonomisinin, bunca deniz aşırı askeri ve diplomatik harekâtı sürdürmenin maliyetini kaldırıp kaldıramayacağıdır. Fakat imparatorluk sınırlarının ötesinde, ücra köşelerde tutulan insanlığın büyük bir kısmının imparatorluğa, bir zamanlar barbarların Ebedi Şehre baktığı hayranlık, imrenme ve gücenme karışımı bir duygunun aynıyla baktıkları genellikle göz ardı edilmektedir.
Devletler geriledikçe ve yeni Orta Çağ ilerledikçe, dış dünya yeni Roma’nın kontrolünden -ve hatta anlayış gücünden- her gün daha çok uzaklaşacağa benzer görünüyor. Yerkürenin artık çeşitlenmiş gayri-resmi ve yarı-resmi devlet benzeri faaliyetleri arttıkça, yaşamını bunlarla sürdürenlerin gücü ve nüfuzu da aynı şekilde artmaya devam edecektir. Bunun sonuçlarını yeni Romalılar da, aynen eskiler gibi, kaldıramayabilirler.
Foreign Affairs, Mayıs/Haziran 2006
[Foreign Affairs’teki İngilizce orijinalinden Başak Ekmen tarafından Sendika.Org için kısaltılarak çevrilmiştir] …[ ]
Çok taze bir haber değil belki ama ne zaman gözüme ticari uzay seyahatleri ile ilgili bir haber çarpsa, kendimi çocukluğumdan beri hayalini kurduğum “geleceğe” ulaşmış hissediyorum. Geçtiğimiz Eylül ayında, Virgin Galactic tarafından bahsettiğim bu uçuşlar için kullanılacak olan “spaceport” için açılmış olan yarışma sonuçlandı. Foster&Partners kazandığı bu başarı sayesinde New Mexico’nun çölünde dünyanın ilk özel teşebbüs “spaceport” projesini gerçekleştirecek.
Proje tamamlandığında 200.000 USD karşılığında 45 dakika boyunca yerçekimsiz ortamda sevgili gezegenimizi seyretme, varoluş, evren, insan, tanrı gibi kavramları yeniden gözden geçirme şansına sahip olacağız.
Tüm bu gelşimeleri takip ederken uğradığım Virgin Galactic‘in sitesi ise başlı başına bir konu. Site tasarımı ve letişim tonu ile insanoğlu için gerçeğe dönüşen bir fantazinin ilk gerçek tanıtımı olma özelliğini taşıyor. Sanıyorum hedefi de aslında bu seyahatin normal ve güvenli bir şey olduğuna insanları ikna etmek. Kendinizi bu tip bir seyehatin arifesinde 200.000 Dolar’lık bir çeki imzalama anında hayal ederseniz aslında müşteri konumunda olanların ne büyük bir çılgınlığa kalkıştıklarını daha kolay anlayabilirsiniz. Bir şekilde gözümün önüne tarihin en büyük hava aracı Hindenburg’un 1937 senesindeki hazin sonu geliyor. Yörüngeye çıkma sevdasıyla Holllywood için nesil bir felaket filmine malzeme olmak ta mümkün görünüyor. Kendimi tutamıyor ve bu resmi yazının sonuna ekliyorum. Ancak yine de apolitik Özal gençliğinin bir mensubu olarak “Virgin Galactic, spaceport, sub-orbital flight” gibi kavramların ortada dolandığı bir dünyada yaşamaktan heyecan duyuyorum.