Bugün aldığım ama sonradan bir senelik olduğunu farkettiğim bir haberde, geçenlerde 2 işçinin ölümüyle kapatılan Selah Tersanesi’nin sahibinin oğlunun bu sözlerle babasına Bodrum’da beach aldırdığı yazıyordu.
Yeditepe Üniversitesi’nde okuyan 20 yaşındaki Emirhan Selah’ın kendi sözleriyle :
“Üniversite yaz tatiline girdi. İstanbul’da yapacak bir şey kalmayınca ‘Tatil böyle geçmez’ diye düşünmeye başladım. Baktım ki canım çok sıkılıyor, babama ‘Bana beach al’ dedim. O da burayı açtı. İlk günlerde bu işte zorlanacağımı düşündüm. Ancak sandığım gibi olmadı. Tatil bitene kadar zamanımı burada geçireceğim. Para kazanmak gibi bir derdim de yok. Güzel kızlar etrafımı çeviriyor ve tatil çok güzel geçiyor’
Aynı babanın Tuzla’daki ölümlerden PKK sorumlu açıklamasını da anımsarsak, 70 yaşındaki Deniz Baykal‘ın dün açıkça ispat edilmiş olmasına rağmen, TV’de insanların gözünün içine baka baka “Telefonlar kapalı olsa dahi açıkmış gibi dinlenebiliyor. Dışardan, sizin farkına bile varmayacağınız şekilde cep telefonunuza bir mesaj yükleniyor. Siz, o cep telefonu kapalı olarak tutsanız dahi o cep telefonu bir mikrofon gibi o merkeze aynen intikal ettiriyor. Günün teknolojisi bu… ” demesini de herhalde normal karşılamak lazım. Yazık valla ya sizin yüzünüzden nerdeyse yeniden ahiret gününe inanmaya başlıycam.
Geçtiğimiz günlerde YouTube’a bağlantı sağlıyor diye verdiğimiz OpenDNS sunucularının da artık işe yaramadığını fark ettim. Yani hem bu servisi toptan yasaklayacak kadar barbar ve cahil, hem de buraya bağlanmanın mümkün olduğu her yeri tespit edip hortumu kesecek kadar cevval ve azimli bir sistem-düzen-yapı ile karşı karşıya olduğumuz apaçık ortada. Çözüm önerisi olan?
Sevil Küçükkoşum’un haberinden öğrendiğimiz kadarıyla TRT dün akşam, İngiltere kraliçesinin Türkiye’yi ziyaretine bir jest olarak 2006 yapımı “The Queen” adlı filmi yayınlamış. Filmin posterinde yer alan “Bir ulusun kraliçesi/Kalplerin kraliçesi” ifadesinden de anlaşılacağı üzere senaryo Prenses Di’nin ölümü sonrasında başta kraliçenin sonra sarayın tavırlarını oldukça sert bir biçimde eleştiriyor. Popo yalamakta bile bunca beceriksizlik çok gülünç.
23 Nisan Ulusal Egemlik ve Çocuk Bayramı’nın hemen ertesinde Melis’in bize ulaştırması için Oğuz’a verdiği bu kupür ancak geçen hafta elime ulaştı ve ben henüz buraya koyuyorum. Yorum yapmaya çekinerek…
Bu yazıyı Dezeen‘de okuduğum başlığıyla veriyorum. Meydan, 2007 yazında Ümraniye’de açılmış bir alışveriş merkezi. Projesi ünlü mimari stüdyo Foreign Office Architects tarafından hazırlanmış. Cristobal Palma‘nın çektiği fotoğraflarda ülkemiz gündeminin sabit maddesi türbanı, çağdaş mimariyi ve Avrasya post-modern yaşam biçimini tek kare içerisinde görme şansına sahip oluyoruz.
Bu tespiti yaparken amacım türbanla ilgili bir pozisyon almaktan çok, yabancı bir sitede gördüğüm fotoğraflar, yabancı dilde okuduğum bir yazı aracılığıyla daha tarafsız bir bakış açısını araştırmak. Proje mimari olarak her ne kadar “çığır açmayan” kategorisinde yer alsa da, topoğrafyanın içersinde kendi düzlemlerini yaratarak, peysajın altına saklanarak, bu güne kadar daha çok Borusan’ın BMW, Land Rover ve Mini sattığı galerilerinde görmeyi umacağımız türden bir yaklaşımı, bir gurup “biz”in pek de uğramadığı Ümraniye’de, mevcut durum içerisinde bir gurup “biz”e çağ dışı olarak öğretilmiş olan Türkiye’nin yeni muhafazakar kesimin ihtiyaçlarını karşılıyor.
İlk bakışta tezat gibi dursa da aslında gördüğümüz şey tüketim toplumu ve türban gibi geçtiğmiz yüzyıla ait iki kavramın gayet olağan buluşması. Bu da aklıma Türban ve ilgili konuların laiklik ekseninde marjinalize edilip bir tür kontrol unsuru olarak kullanılıyor olma ihtimalini getiriyor. Çünkü biliyorum ki, tüketim alışkanlıklarını edinmiş, ve bunları tatmin edebilen toplumlar pek de devrim yapma potansiyeli taşımıyorlar. Gördüğüm kadarıyla hepimiz alışveriş merkezinin birleştirici çatısı altında bir araya geliyoruz. Çoğu zaman göremediğimiz ortak bir ülkümüz olduğu kesin.
Türkiye’de son yıllarda gördüğüm(üz) en açıksözlü, en etkili, en politik, en şahane anarkonihilist sokak sanatı hareketi! Tam da Sanatın kapitalist sistem ve market ekonomisinin bir yan ürünü haline geldiğini ve politik-tepkisel sanatın silinmeye yüz tuttuğunu düşünürken, hele hele İstanbul art scene’i tamamen mastürbatif ve altmetni olmayan sergilerle yapay bir zindelik kazanmışken, İç Mihrak bize bu toprakların kültürü ve sorunları üzerinden son derece postmodern ve etkili bir söylemle yeniden ümit verdi. VIVA!
2006 senesinde Erasmus bursuyla Türkiye’ye geldiğinde, ülkemizdeki neredeyse her dört duvarın birinde portreleriyle yer alan aynı adam Salvador’un dikkatini çekmiş. Böylece 100′e yakın kareden oluşan harika bir seri çıkmış ortaya. Gizem sayesinde tanıdığım Salvador’la bu kış İstanbul’a yerleşmeyi düşündüğü için bir kaç gündür yazışıyorduk. Bu sabah Radikal Cumartesi ekinde kendisine tam sayfa ayrıldığını görünce ben de şaşırdım. “Türkçe” olan şeyleri fotoğraflama derdinde biri olarak bu konuyu nasıl ıskaladığımı görünce hayıflanmadım desem yalan olur.
Radikal gazetesinden Pınar Öğünç Salvador’un kendi işleriyle ilgili sözleri şu şekilde çevirmiş:
“Bu proje Mustafa Kemal Atatürk’ün temsillerinin tipolojisi olduğu kadar, Türkiye toplumunun da bir tipolojisi olma hedefini taşıyor. Atatürk burada bazen devrim, bazen ilerleme, bazen değişim, bazen eşitlik, bazen sağduyu, bazen milliyetçilik, bazen demokrasiyle eşanlamlı sayılıyor. Bu neredeyse siyasi bir projeyi de geçmiş durumda. Türkiye insanlarını, belleğini ve günlük hayatı belirleyen bir şey aynı zamanda…
…Öte yandan resimleri, heykelleri el değiştiren ticari bir ürün. İnsanların ona olan sevgileriyle ticari hevesleri arasındaki çizgiyi çekmek bazen zor. Her ikonun başına geldiği gibi bu bolluk Atatürk’ün ideolojisinin farklı farklı şekillerde üretilmekten ve dolayısıyla esnetilmekten mustarip olduğunu gösteriyor da olabilir. Atatürk’ün siyasi bir figür olarak Türkiyeli her insanın hayatı üzerinde inanılmaz bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphem olmasa da, zaman zaman esrarlı bir biçimde, her mekan ve her insanın ayrı bir Atatürk’ü olduğunu, pek çok Atatürk’lerin her gün yeniden üretilmekte olduklarını düşünüyorum”
Ülkemize göç etme hevesindeki bu beyni muhabbetle karşılıyor, işlerinin yanı sıra fiyakalı ismiyle de kısa zamanda başarılı olacağına inanıyorum.
Bu seriye ait daha fazla fotoğrafı Fotoröportaj.org üzerinden görebilirsiniz.
Ne zamandır sözünü edeceğim bir türlü fırsatını bulamadım. çevremizi sarmış bu pislik de ne oluyor. Bu paçavralar neye hizmet ediyor. Ak Parti, CHP, MHP, Saadet Partisi, bu adamların neden hepsi aynı direğe bayrak asıyor? Siyasi partiler kavşaklarda sokakarda, altından kime ait olduğunu anlayamadan geçtiğimiz bu bayrakların herhangi bir işe yaradığını düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar. Farkeldilmek istiyorsan kendine has bir yerde tek başına yer alman gerekmez mi? Kimse bu adamlara bunu söylemiyor mu acaba?
Öte yandan eminim benim insanım “Bak seçim geldi ne güzel oldu sokaklar renklendi” diye düşünüyordur. O da ayrı bir konu tabii.
Klip mi desem, kepazelik mi desem, komik mi desem, acıklı mı desem, ne desem ben de bilmiyorum. Benny Benassi’nin yanlış hatırlamıyorsam 2003 senesinde çıkartttığı Satisfaction adlı parçası yarı çıplak modellerin iş makineleri kullandığı klibiyle iç dünyamızda traumaya yol açmıştı. Parça, haftanın yedi günü içerisinden bangır bangır müzik gelen beşinci sınıf klüpleri ve yurdum insanının akıl almaz ses sitemleri ile donatıp cadde ve sokaklarda gece gündüz ayrımı yapmadan dolandığı, “Erkek Konservesi”de diyebilecegimiz Şahin ve Dogan SLX’leriyle bu güne kadar geldi.
Geçenlerde yakalandığım “Abi bak, bak YouTube’da ne göstereceğim” seanslarından birinde, Turkish Satisfaction başlıklı videoyu izledim. Elitist saplantılarım yok ama yine de Etrafta’nın estetik ilkeleri sebebiyle videoyu doğrudan buraya koymaktansa, sizlere yukarıda ekran resimlerini ulaştırmayı tercih ediyorum.
Üç kuruşluk Türklük gururum vardı o yerle bir oldu. Hayatımda hiç gülmek ve kusmak arasında kalmamıştım o da oldu. Levent Kırca’nın bu videonun ortaya çıkışındaki rolünü, yurtdışındaki kara bıyıklı Türk algısına neden kızdığımızı, ve İstanbul boğazının üzerinden uçarak geçen deniz kızı temalı sürreal Türkiye tanıtım filmi yerine bunu kullanmanın nasıl bir fikir olacağını düşündüm.
Daha önce buradan Erol Büyükburç’un bir yarışma programında kızgınlıgını nasıl başarıyla ifade ettiğini izlemiştik. Burada gördüğünüz çocuk 1997 yılının başında ailesinden noel hediyesi olarak “nintendo 64″ alıyor. Mutluluğunu gösterme yeteneğine imrenerek bakıyorum.
“Kadının memeleri, dogum manzumesinin bir kısmıdır. Bunlar büluğdan evvel iptidaî bir halde bulunur ve büluğdan sonra diğer doğum uzuvları ile beraber sür’atle tekâmül ve inkişafa başlayıp büyür…”
Bu mükemmel eseri Melkur sokaktan bulmuş sanırım. Bigün oglum olursa adını Tekamül, kızım olursa İnkişaf koyacağım.