Yine geç kaldık, 2008 yılında yapılmış ama ben geçenlerde Tümel’in friendfeedinden gördüm, devinimi. Kerim Bora Atölyesi’nin ötekileştirme, yakın siyasal tarih, Türkiye’de genç olmak, Aleviler, Sünniler, eğitim, cinsiyet, sosyal adaletsizlik, şehitler gibi ana başlıklarda Türkiye’de 20 ilden 1000 kişi ile video röportajlar yapması sonucu ortaya çıkmış nefis bir etnografik araştırma. Site flash olduğu için fragmanı embed edemedim ama üşenmeyin girin bakın. Uzun uzadıya projeyi ortaya çıkaran şartlar ve hedefler anlatılmış, sonuna da kapı gibi hiçbir ticari amaç taşımamakta ve hiçbir reklam bulundurmamakta olduğunu yazmışlar. 1 Ağustos 2009′da Devinim güncel yayınına başlayarak, her ay seçilen bir Türkiye konusunu mümkün olduğunca her düşünce kesiminden insanına soracak ve programlarıyla bu konuyu yine www.devinim.tv adresinde tartışmaya açacak.
Bianet‘ten basın bültenini, Yeni Şafak‘tan röportajı okuyabilirsiniz.
“Uzun kuyruk” denilen pazarlama tekniği 2004 yılında Chris Anderson’un Wired’da yayınlanan makalesiyle isim buldu. Genellikle Amazon gibi firmaların kullandığı, farklı niş beğeni ve kültürlerden az sayıda müşteriyi çekerek, çok kategoride azar azar ürün satmak yoluyla toplamda yüksek satış elde etmeyi hedefleyen bir strateji olarak adlandırılabilir.
Kimi arkadaşlarımızın gözünde bölücü sorosçu liboş akpci fethullahcı algılanmamızın temel sebebi Taraf’ta, Ayhan Aktar, çağdaş Türk televizyon yayıncılığında(!) reyting kaygısının muhafazakarlığı geri besleme döngüsü ile hortlatan ana etken olabileceğine dair ilginç bir analiz yayınlamış. Şöyle diyor:
“Bundan yaklaşık on iki yıl önce, 28 Şubat günlerinde Ali Kırca en fönlü saçlarıyla akşam haberlerini sunarken “cennet vatanımızda irticaın nasıl hortladığını” ballandırarak anlatırdı. Tabii ki bu anlatı, Fatih-İskerderpaşa’da çekilmiş kara çarşaflı kadınların ve şalvarlı, eli tespihli, çember sakallı adamların görüntüleriyle desteklenirdi. Verilen mesaj çok netti: İslâmcılar azmıştı, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet tehdit altındaydı. Bunlara hadlerini bildirmek lazımdı. Rejimin bekçisi şanlı ordumuz gerekeni yapmalıydı.
Haberlerden sonra, o kanalın meşrebine uygun “Magazin Forever” programları devreye girerdi: Bu programların konusu şuydu: “Hangi manken veya uvertür şarkıcı kime takılıyor?” Sürekli tekrarlanan baldır bacak görüntüleri etrafında hangi gece kulübünde, hangi sonradan görme zengin, hangi mankenle görülmüştü. Bu programlarda habercilik adına, bir pespayelik sergilenirdi. Aslında, değişen bir şey yok. Magazin programları devam ediyor. Ekmeğini pislikten çıkaran ve kendilerine gazeteci süsü veren birileri hâlâ görev başında.
O günlerde, kendime şu soruyu sormuştum: Başbakan Çiller’in verdiği yetkilerle askerler tarafından 24 saat içinde köyü boşaltılan ve hayvanlarını kesime gönderip çoluk çocuk İstanbul’un Sultanbeyli gibi gecekondu mahallelerinde iki göz odaya sığınan ve tek eğlenceleri televizyon olan bir aile üzerinde magazin programlarının etkisi acaba ne olurdu?
Herhalde, magazin programlarını seyreden bir aile reisinin yapacağı ilk şey bu programların yer aldığı kanalların seyredilmesini yasaklamak, karısına çarşaf giydirmek ve eğer okul çağında kız çocuğu var ise onu okuldan almak olurdu. Gariban aile reisi büyük şehirde kendisini tehdit altında hisseder, şehrin merkezinden kaynaklandığına inandığı pisliğin kendisine ve ailesine bulaşmaması için tedbir almaya çalışırdı.
Ayrıca, sokakta gördüğü her başı açık, “çağdaş” görünümlü kadının o programlarda gördüğü “yollu hatun”lar gibi olduğuna inanıyordu. Magazin programları sayesinde, şehrin varoşlarında “ahlaksız İstanbul” önyargısı gelişiyordu. Tabii ki, önyargılar bir gün oya dönüşecekti. Nitekim, 2002 seçimlerindeki AKP’nin zaferinin temelleri 28 Şubat sürecinde atılmıştı. “
Devamı burada. İmaj ise son derece çiğ bir üslubu olduğuna inandığım, dolayısıyla yine bu aynı reyting kaygısı treninde 2. sınıf kompartmanda seyahat eden Studio Plastico isimli klibe ait.
II. Meşrutiyeti ilan etmek üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu askerlerinin Yıldız Sarayı’nı ele geçirmeleri
Türkiye´nin ilk kadın muhtarı Gül Esin Hanım
1967 yılına ait pullar
Bu imajlar dijital arşivsizliğimizden yakınanlara güzel bir kaynak olabilecek GTA sitesinden.
GTA, Hacettepe Üniversitesi ve Tübitak işbirliği ile oluşturulmuş, içeriği her gün zenginleşen, Türkiye’nin modernleşme süreci, Osmanlı dönemi, Atatürk döneminde yapılan inkılaplarla ilgili görseller, fotoğraf, kartpostal, pul, piyango, afiş ve bir çok değişik imajın bulunabileceği bir proje sitesi.
Fotoğraflara bakabilmek için üyelik gerekiyor ve şu an için malesef 25 fotoğrafın orijinal boyutlarına bakabiliyor, ondan sonra eklediğiniz her imaj için 5 imaj görme şansınız oluyor. Olsun…
Üstteki video İsveç’te yaşayan arkadaşımız sanatçı Hakan Akçura‘nın çektiği bir belgesel. İzlemeyin diyorum çünkü ülkemizde son 30 yıldır dönen barbarlığa ve manasızlığa şahit olup canınız sıkılabilir. Ayrıca çok uzun, insan İstanbul şehir hayatının hızlı temposu içerisinde üç buçuk saat bunu oturup izlerse zaten başka bir çok açılış, etkinlik, parti, sosyal ortamı kaçırabilir. Hepsinin üstüne psikolojiyi de bozar, insanı bildiği şeyler konusunda şüpheye düşürüp vicdani huzursuzluk yaratabilir. Ama gerçekten izlemeyin diyorum, çünkü biliyorum ki en fenası bir çok insan izleyip de hiç bir şey hissetmeyecek.
Genelkurmay’ın “sözde itirafçı” dediği önce Apo’cu, sonra Jitem tetikçisi Abdulkadir Aygan’ın İsveç’e kaçtıktan sonra “Gerçekler bilinsin yeter.” diyerek verdiği bir röportaj.
Türkiye’nin yoğurt ve ayrandan sonra tüm dünyaya yaydığı en önemli lezzetlerden olan dönerin Avrupa ile ’imtihanı’ bitmek bilmiyor.
Almanya’nın Viersen Belediyesi’nin “döner” yerine Almanca “Drehspiess” adını şart koşmasının ardından italya’da Lucca Belediyesi, döner ve kuskus dahil etnik fastfoodların kent merkezinde satışını yasaklama kararı aldı. Dönere yönelik yasak rahatsızlık yaratırken, İngiltere’deki araştırmayla dönerin sağlıksız bir beslenme türü olduğu ilan edildi.
Bu sabah sevgili Gökçe Yalçınkaya’nın gönderdiği bir maille Türkiye’mizde güzel şeyler olduğunu da gördük ve içimiz ısındı. Çeşme’den AKP Belediye Başkan Adayı, Harita ve Kadastro Mühendisi Mehmet Ali Gökçeoğlu’nun 2009′u değil 2015′i hedefleyen projeleri bize yöneticiliğin nasıl hep ileri bakmayı gerektirdiğini bir kez daha hatırlattı. Hep yöneticilerin çağı yakalayamadığından dem vururduk ya, işte bu UFO projesi ile çağı yakalamak ne kelime geride bırakmış bir yönetici sonunda bizleri yönetmeye talip oldu, hem de dünyanın en önemli estetik akımlarından Arap mimarisinin incisi Dubai seviyesinde bir anlayışa, varım diyoorrr!.
Vallahi Marduk’a, Maya takvimine ve 2012′ye inanasım geldi..
Not: En alttaki Lilypads projesi birkaç ay evvel internete düşmüş mimar Vincent Calabaut tarafından çevre problemlerine karşı geliştirilmiş bir mimari fantazya. Diğerleri özgün proje olduğu için detayını bulamadım.
Arkadaşlar, biliyorsunuz T.C. yasaları zamanında oradan buradan apartılıp kotarılmış metinler. Medeni Kanun’u İsviçre’den, eski Ceza Kanunu’nu da faşist İtalya’dan alıp uyarlamışız örneğin. Bir forum muhabbeti dahilinde farkettim ki, efsanevi bilimkurgu yazarı Asimov’un “Üç Robot Yasası” da Türkiye’ye uyarlanmış aslen. Önce bir hatırlayalım ustanın yasalarını:
1) Bir robot bir insana zarar veremez ya da bir insanın zarar görmesine seyirci kalamaz.
2) Bir robot 1. kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
3) Bir robot 1. ve 2. kuralla çelişmediği sürece kendinin zarar görmesine izin veremez.
bir kuş, bir uçak, bir robot...hayır, bir türk
Uyarlanmış hali yazıya dökülmemiş olduğu için benim de Türk hukuğuna bir katkım olsun istedim ve hiç bir fedakarlıktan kaçınmayarak sizler için klavyeye aldım. Buyurun:
1) Bir Türk devletini sorgulayamaz ya da bir başka insanın sorgulamasına seyirci kalamaz.
2) Bir Türk 1. kuralla çelişmediği sürece sosyal bakımdan kendinden üstün zannettiği herkesin emirlerine uymak zorundadır.
3) Bir Türk 1. ve 2. kuralla çelişmese dahi, kendi hayatının ve düşüncelerinin beş kuruşluk değeri olduğunu iddia edemez, başkasının etmesine de izin veremez.
Volga gönderdi, kaynak Wikipedia. İlginç gördüğüm çöküşün uzun bir işlem değil sanki bir anda olmuş gibi görselleşmesi, sanki bir gün önce sağlıklı gördüğünüz büyükbabanızın bir kaç gün içinde ölmesi gibi. Daha morbid bir örnek bulamadım.
Renkli maymunların üzerine asılmış Atatürk baskılı karavatlar. Nerede bu devlet!? Yasaları uygulayacak kimse yok mu!? Ulu Önder’e yapılacak daha büyük bir hakaret var mı!? Suretini kravata basmışlar 3 kuruşa satıyorlar. Olacak iş değil. biri yetkililere haber versin!
Garip bir ülke ama bildik bir yöntem. Bazı konulardan bahsetmeyeceksin. Bazı güçleri sorgulamayacaksın. Aydınsan, sanatçıysan ya da en kötü düşünebilen bir insansan, Atatürk adını desturla anacaksın. Kutsal değerlerimiz, cumhuriyetin temelleri uğruna iletişim hakkından vaz geçeceksin. Üç beş yabancının arasında bulunduğunda totaliter bir rejime boyun eğen bir koyun olduğunu kabul edeceksin. Bunlar önemli. Eğer bu kurallara uyarsan Çin malı bezden maymunların arasına Atatürk baskılı kravatları sıkıştırır işini büyütürsün. Sen yeter ki saygıda kusur etme.
Türkiye’yi anlamaya çalışırken ilkokulda bize neler öğrettiklerini hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl bir sistem yüklediler acaba, beynimizin hangi merkezlerine hangi felsefeyi gizlediler? Her sabah and içtik… Bayramlarda bağırarak şiir okuduk… Bu makbul bir şeydi mesela. Marşta, şiirde bağıracaktın. Törenlerde en çok bağırana pirim vardı. Sesim gür çıktığında Türklük gururum kabarırdı.
Sevdiğim bir Türkçe öğretmeni derse gelmeden önce, sadece espiri olsun diye tahtada “Ders:” bölümüne “Kürtçe” yazmıştım. Politik bir tavrım yoktu, hatta salakça ama Kürtçe’nin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Türk’ün “T”sini “K” yapınca komik duyuluyordu, hepsi bu. Öğretmene kendim gösterdim tahtada yazanı, “Bak ne komik yaptım değil mi?” diye. Adam resmen irkildi, “Onur başımızı derde sokarsın. Haydi kalkta sil şunu dedi.” Her hangi bir kızgınlık yoktu ama öylesine gerilmişti ki yanlış bir halt yediğimi anlamıştım.
Kim bilir bunun gibi kaç olayda ince ince korku nakşedildi kişiliğime. Evin kütüphanesinde Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabının kapağı kafamı karıştırırdı. (Bu kapakta bir er uniformasının yanında kendi boyunda bir çivit kalem durur, üstte Sakıncalı Piyade yazardı.) İçindekiler hakkında hiç bir fikrim olmasa da mesafeli hissederdim bu kapağa. Sonra… Ne bileyim, Marksizim kelimesini kullanacağım bir cümlem olmadı hiç o yaşlarda ama eğer olsaydı kullanmadan önce bir kere daha düşünürdüm. Bu tip bir sürü hatıra çıkarmak mümkün.
Geleneklerin iyi olduğu, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi bize. Milli eğitimin temel öğretilerinden bir tanesinin bu olduğunu şimdilerde açıkça görüyorum. Bu öğreti olmasaydı muhtemelen ülkede bu gün süren düzen mümkün olmayacaktı. Örfüne adetine sahip çık, büyüklerini say, küçüklerini sev, ülken için öl. Fazla konuşma.
Devlet bizde bir tür aile büyüğü gibi. Ondan korkman gerek. Densizlik, terbiyesizlik edersen devlet gelir çeker kulağını. Bak YouTube’a. Atatürk’e dil uzattı, bir günde kestiler sesini.
HADİ CANIM!!! Kimin umurunda Atatürk. Yasaklayan mercilerin Atatürk adına hislendiğini hiç sanmıyorum. Hem de hiç. Mevcut yönetimimiz ülkenin matrixini öyle güzel çözmüş, öyle güzel kullanıyor ki. Nasıl mı? Mesela böyle bir yasağı sadece Atatürk’ün ardına sığınarak getirebileceklerini çözmüşler. Bir yasak koyacaksan Ata’dan alacaksın desteği bak kimsenin sesi çıkıyor mu?
Olacak iş değil. Peki işin aslı ne? Yapılacak en büyük hata bu düşünce kesmini aptal ve cahil kabul etmek. YouTube bir metodun bir adımı. Yeni bir şey değil, bildiğimiz yöntem. İçimize bir korku sindirmek. “YouTube’u kapadım seni bin kere kaparım” demek. “Konuşmadan önce bir kere daha düşüneceksin” demek. “70 Milyon nufuslu bir ülkede tek tek herkesin dediğini kontrol edemem, bu baskı sistemi geçen yüzyılda kaldı. Artık herkes kendi konuştuğunu ölçüp biçecek, ona göre laf edecek” demek.
Yasaklar kulaktan kulağa dolaşır. Fikirini yazan bir insan sözüne “Şimdi Etrafta’yı kapattıran kişi olmak istemiyorum ama…” diye başlar. Sonra bunu okuyanlar, konuşmadan önce “Aman mahkemelik olmayayım” demeyi öğrenirler. Bir enfeksiyon gibi yayılır bu tavır. Yasak işe yaramış, bir korku olarak gönüllerde yerini almış, sisteme hizmet etmektedir artık. Bu telefon dinlemeler, bu cinayetler, bu hapisler hepsi senin kendi kendine çeneni kapatman, şuraya buraya yazacak bir düşüncen varsa yazmaman, konuşmaktan korkman için. Bu metodda her vatandaş korkusunu komşusuna bulaştırmakla mesul. Böyle dönüyor OTO-SANSÜR çarkları. Aslında bu yazı bile bir yandan sistemi çözümlerken diğer yandan baskının varlığını onaylıyor. Sansüre hizmet ediyor.
İşte bu yüzden, korkuyu bulaştırmamak için, korkumu dile getirmeyecek kadarcık bir duruşa sahip olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu günden ve bu yazıdan itibaren, düşüncelerim için cezalandırılacağıma dair duyduğum endişeyi ve korkuyu hiç bir zaman dile getirmeyeceğim.
Ne zaman yöresel bir belgeselimizde Keçecilik, Karagözcülük veya benzeri konulardan bahsedilse, işin sonu hep geleneksel el sanatlarımızın makus kaderine ve kaybolan zavallı değerlerimize bağlanır. Geçen gün okuduğum bu Punch & Judy yazısı da bu makus kaderi paylaşması gerekirken tam tersi, zaman içinde kaybolmaktan kurtarılmış bir gelenekle ilgili.
Punch & Judy İngilizliği ile ünlü, içerdiği yüksek dozda domestik şiddet ve bayağı esprileriyle Simpsons’ın 18. yy kukla şovu versiyonu. BBC’deki yazı da özetle Playstation çağına karşı bir kukla geleneği olarak Punch & Judy’nin nasıl hayatta kaldığı ve “profesör” denen kuklacıların değişen zaman ve şartlarla birlikte örneğin cellat gibi tedavülden kalkmış ögeleri temsil eden kuklaların artık oynatılmaması gibi değişimlerle oyunu temel niteliklerini kaybettirmeden nasıl güncel kıldıklarıyla ilgili.
Siyasi ve sosyal yaşamda olduğu gibi geleneksel değerlerimize karşı da bu kadar aşırı korumacı bir tutum içinde olmasaydık belki bizde de aynı evrimleşme yaşanabilirdi. İnsandan ve yaşanırlıktan kopan geleneklerin dökme suyla hayatta kalmalarını beklemekle, koruduğumuzu düşündüğümüz geleneklere büsbütün haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.
Aklımın erdiğinden beri dürüst siyaset yanlısı oldum, aklım hakikaten erdiğinde bunun eşyanın mantığına aykırı olduğunu görsem de, hep içimde ukte olarak kaldı. Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Ecevit, Erdoğan, kimi icraatın içinde veya ulusa seslenirken gördüysem televizyonda buz patencisinin düşmesini yahut spikerin dilinin sürçmesini bekler gibi dürüstlük bekler oldum bilinçli-bilinçsiz.
Hani mesela AKP çıksa dese ki:
“Satmaya, savmaya geliyoruz. Ananızı ağlatmak için, çift vurup tek saymak için iktidara yürüyoruz”
Yahut CHP göğsünü gere gere şu söylemle çıksa:
“Ezmeye, bastırmaya geliyoruz. Hepinizi hazırola sokacağız. Orada bir köy var uzakta, o köy bizim tornanının mamülüdür.”
MHP açık konuşsa fena mı olur:
“Sevdirmeye veya terk ettirmeye geliyoruz. Seve seve sevdirmeye veya Zincirlikuyu istikametine terk bileti kesmeye.”
Olmaz tabi ki böyle şeyler. Şaka konusu, mizah malzemesi, geyik boynuzu olur bunlardan ancak. Gel gör ki, hiç beklenmedik bir anda dürüst siyaset ülkemize geldi dostlar. Artık Hak ve Hakikat Partisi (HHP) var!
Genel Başkan Dursun Güneş, partisinin Erzurum il teşkilatı açılışında demiş ki:
“Teşkilatımızı arslanlarla kuracağız. Genel seçime kendimizi hazırlayacağız. Allah, devleti dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini aziz, dileğinin zelil kılar. Eğer Allah nasip ederse, adalet kılıcını masanın üstüne koyacağız ve keseceğiz, asacağız. Hani korktukları bir şey vardı ya, ‘kesip, asacaklar bunlar’ evet keseceğiz, asacağız. Osmanlı ruhu ile kesip, asacağız. İyi dinleyin ve yanlış yorumlamayın. Devlete kurşun sıkanı asacağız, devletin kasasına elini sokanın. elini keseceğiz. Tekke ve zaviyeleri kuracağız. Kuran kurslarını yeşerteceğiz, temiz toplum yetiştireceğiz. Bu siyaset kokmuş, çürümüştür. Bu siyaseti toplayıp çöp bidonuna atacağız.”
Evet, görüldüğü üzere bir cesur ve dürüst politikacı peydah oldu vatanımızda nihayet. Meslekdaşlarına örnek olmasını diliyorum. Ayrıca sinirim bozuldu şu son satırları gülmekten zar zor yazıyorum.
haber kaynağı: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10616291.asp
partinin sitesi: http://hakvehakikatpartisi.com/news.php
not: Sayfada gördüğünüz fotoğrafı partinin kendi sitesinden aldım. Save etmek istediğimde karşıma çıkan orjinal ismi: astimkestim_334
2009′da Fransa’da gerçekleşecek olan Lasecu ‘Görünmez Sınırlar’ sergisinde beraber boy gösterme fırsatına erişeceğim şahsi tabirimle Türkiye’nin ilk ‘Dijital Fotoğrafçısı’ Can Tulum’u sizlerle paylaşmayı bir borç bilirim. Kendi web sayfası dışında hakkında pek fazla bir bilgi bulamadığım için kendisine bir kaç soru sordum e-mail ile, halen cevap beklemekteyim. Can Tulum entel-hasan sayfasında 3 iş sergilemiş. Tam olarak çizgisini tarif edemeyeceğim ama kendine has bir tarzı olduğu kesin bu ‘Şaka’ gibi adamın.
Yukarıdaki işinde: Eski Playboy dergilerinden pozladığını sandığım detayları “Türkiye’nin Dağları” adı altında bizlere sunmuş. Benim favorim Uludağ. Şapka adlı en son serisi görülmeye değer. Sayfasına buradan uçabillirsiniz.
Türkiye’de ‘Social Design’ yani Sosyal Tasarım var mı? yok mu? diye araştırır iken birden karşıma çıktı bu No Tasarım.
‘Her şeyi kanıksıyoruz, üzüntülerimizi ve sevinçlerimizi yapaylaştırıyoruz.
Bu durumu değiştirecek ne yapmalı? İnsanlık bu gidişi nasıl tersine çevirecek? Dünyamızda yaşayan tüm canlıların en büyük sorunu. Yani bu sorunun başlıca kaynağı olan insan, doğal yaşamı tehdit eder durumda. Çözüm, dünya kaynaklarını tüm canlıların ihtiyacı oranında kullanmak, gereksiz üretim ve tüketim çılgınlığına hızla son vermek, bu kirliliğin oluşma nedeni olan kapitalizm probleminin çözmekten geçiyor. Yani problem sistem.’
Diye bağırıyor sayfasında arkasında kimlerin olduğu bilinmeyen ‘No Tasarım’ Sosyal Tasarım Seçkisi. Hayli Entel-Hasan bu site şimdilik etrafta ‘Sosyal Tasarım’ ile alakadar yarışmalardan, yarışma sonuçlarından ve haberlerden bahsediyor. Menüsündeki ‘indir’ butonuna basarsanız daha içerikli bir pdf kitapçığı indirebiliyorsunuz. Galiba kitapçık satılıyorda bir yerlerde…
Ülkemizde olmayan, genelde yabancıların bizi konu ettiği Sosyal Tasarım hakkında söylenecek çok laf var. No Tasarımın bu konuya bir girizgah olması dileği ile.