


Kansız İhtilal: Şanlı Türk Ordusunun Zaferi Hazırlayan: Vecdi Bürün, Ekicigil Matbaası, 1960.
Dün gece Berlin’li Türk sanatçı Köken Ergun‘un bloguna ulaştım bir şekilde. Başlık imajı tabi anında aşık etti beni kendine. Türk sanatçılarda hep geriden geldiğim için belki de daha önceden Boran veya Onur’un bahsettiği birisi olabilir ama ben yeni bulmanın heyecanını yaşıyorum. İşin güzel yanı bütün işlerine birer blog açmış ve konuların etrafında dönen araştırma materyalleri, makale ve röportajları da paylaşıyor bir nevi “açık yapıt” yani. Tank sevdasına özellikle bayıldım. Bu yukarıdaki de oradan ve dahası da var. Bir de sevda kelimesini kullanınca Sevan Nişanyan’ın sevdanın etimolojisini incelemesi geldi aklıma.

II. Meşrutiyeti ilan etmek üzere İstanbul’a gelen Hareket Ordusu askerlerinin Yıldız Sarayı’nı ele geçirmeleri

Türkiye´nin ilk kadın muhtarı Gül Esin Hanım

1967 yılına ait pullar
Bu imajlar dijital arşivsizliğimizden yakınanlara güzel bir kaynak olabilecek GTA sitesinden.
GTA, Hacettepe Üniversitesi ve Tübitak işbirliği ile oluşturulmuş, içeriği her gün zenginleşen, Türkiye’nin modernleşme süreci, Osmanlı dönemi, Atatürk döneminde yapılan inkılaplarla ilgili görseller, fotoğraf, kartpostal, pul, piyango, afiş ve bir çok değişik imajın bulunabileceği bir proje sitesi.
Fotoğraflara bakabilmek için üyelik gerekiyor ve şu an için malesef 25 fotoğrafın orijinal boyutlarına bakabiliyor, ondan sonra eklediğiniz her imaj için 5 imaj görme şansınız oluyor. Olsun…

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar
Renkli maymunların üzerine asılmış Atatürk baskılı karavatlar. Nerede bu devlet!? Yasaları uygulayacak kimse yok mu!? Ulu Önder’e yapılacak daha büyük bir hakaret var mı!? Suretini kravata basmışlar 3 kuruşa satıyorlar. Olacak iş değil. biri yetkililere haber versin!
Garip bir ülke ama bildik bir yöntem. Bazı konulardan bahsetmeyeceksin. Bazı güçleri sorgulamayacaksın. Aydınsan, sanatçıysan ya da en kötü düşünebilen bir insansan, Atatürk adını desturla anacaksın. Kutsal değerlerimiz, cumhuriyetin temelleri uğruna iletişim hakkından vaz geçeceksin. Üç beş yabancının arasında bulunduğunda totaliter bir rejime boyun eğen bir koyun olduğunu kabul edeceksin. Bunlar önemli. Eğer bu kurallara uyarsan Çin malı bezden maymunların arasına Atatürk baskılı kravatları sıkıştırır işini büyütürsün. Sen yeter ki saygıda kusur etme.
Türkiye’yi anlamaya çalışırken ilkokulda bize neler öğrettiklerini hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl bir sistem yüklediler acaba, beynimizin hangi merkezlerine hangi felsefeyi gizlediler? Her sabah and içtik… Bayramlarda bağırarak şiir okuduk… Bu makbul bir şeydi mesela. Marşta, şiirde bağıracaktın. Törenlerde en çok bağırana pirim vardı. Sesim gür çıktığında Türklük gururum kabarırdı.
Sevdiğim bir Türkçe öğretmeni derse gelmeden önce, sadece espiri olsun diye tahtada “Ders:” bölümüne “Kürtçe” yazmıştım. Politik bir tavrım yoktu, hatta salakça ama Kürtçe’nin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Türk’ün “T”sini “K” yapınca komik duyuluyordu, hepsi bu. Öğretmene kendim gösterdim tahtada yazanı, “Bak ne komik yaptım değil mi?” diye. Adam resmen irkildi, “Onur başımızı derde sokarsın. Haydi kalkta sil şunu dedi.” Her hangi bir kızgınlık yoktu ama öylesine gerilmişti ki yanlış bir halt yediğimi anlamıştım.
Kim bilir bunun gibi kaç olayda ince ince korku nakşedildi kişiliğime. Evin kütüphanesinde Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabının kapağı kafamı karıştırırdı. (Bu kapakta bir er uniformasının yanında kendi boyunda bir çivit kalem durur, üstte Sakıncalı Piyade yazardı.) İçindekiler hakkında hiç bir fikrim olmasa da mesafeli hissederdim bu kapağa. Sonra… Ne bileyim, Marksizim kelimesini kullanacağım bir cümlem olmadı hiç o yaşlarda ama eğer olsaydı kullanmadan önce bir kere daha düşünürdüm. Bu tip bir sürü hatıra çıkarmak mümkün.
Geleneklerin iyi olduğu, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi bize. Milli eğitimin temel öğretilerinden bir tanesinin bu olduğunu şimdilerde açıkça görüyorum. Bu öğreti olmasaydı muhtemelen ülkede bu gün süren düzen mümkün olmayacaktı. Örfüne adetine sahip çık, büyüklerini say, küçüklerini sev, ülken için öl. Fazla konuşma.
Devlet bizde bir tür aile büyüğü gibi. Ondan korkman gerek. Densizlik, terbiyesizlik edersen devlet gelir çeker kulağını. Bak YouTube’a. Atatürk’e dil uzattı, bir günde kestiler sesini.
HADİ CANIM!!! Kimin umurunda Atatürk. Yasaklayan mercilerin Atatürk adına hislendiğini hiç sanmıyorum. Hem de hiç. Mevcut yönetimimiz ülkenin matrixini öyle güzel çözmüş, öyle güzel kullanıyor ki. Nasıl mı? Mesela böyle bir yasağı sadece Atatürk’ün ardına sığınarak getirebileceklerini çözmüşler. Bir yasak koyacaksan Ata’dan alacaksın desteği bak kimsenin sesi çıkıyor mu?
Olacak iş değil. Peki işin aslı ne? Yapılacak en büyük hata bu düşünce kesmini aptal ve cahil kabul etmek. YouTube bir metodun bir adımı. Yeni bir şey değil, bildiğimiz yöntem. İçimize bir korku sindirmek. “YouTube’u kapadım seni bin kere kaparım” demek. “Konuşmadan önce bir kere daha düşüneceksin” demek. “70 Milyon nufuslu bir ülkede tek tek herkesin dediğini kontrol edemem, bu baskı sistemi geçen yüzyılda kaldı. Artık herkes kendi konuştuğunu ölçüp biçecek, ona göre laf edecek” demek.
Yasaklar kulaktan kulağa dolaşır. Fikirini yazan bir insan sözüne “Şimdi Etrafta’yı kapattıran kişi olmak istemiyorum ama…” diye başlar. Sonra bunu okuyanlar, konuşmadan önce “Aman mahkemelik olmayayım” demeyi öğrenirler. Bir enfeksiyon gibi yayılır bu tavır. Yasak işe yaramış, bir korku olarak gönüllerde yerini almış, sisteme hizmet etmektedir artık. Bu telefon dinlemeler, bu cinayetler, bu hapisler hepsi senin kendi kendine çeneni kapatman, şuraya buraya yazacak bir düşüncen varsa yazmaman, konuşmaktan korkman için. Bu metodda her vatandaş korkusunu komşusuna bulaştırmakla mesul. Böyle dönüyor OTO-SANSÜR çarkları. Aslında bu yazı bile bir yandan sistemi çözümlerken diğer yandan baskının varlığını onaylıyor. Sansüre hizmet ediyor.
İşte bu yüzden, korkuyu bulaştırmamak için, korkumu dile getirmeyecek kadarcık bir duruşa sahip olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu günden ve bu yazıdan itibaren, düşüncelerim için cezalandırılacağıma dair duyduğum endişeyi ve korkuyu hiç bir zaman dile getirmeyeceğim.

Eskinin yeraltı ismi, yeninin popüler markası “obey”, Bant dergisi ve Artempus birlikte Bant’ın 50. sayısı için bir proje yapmışlar. Günümüz sokak sanatının en bilinen/meşhur isimlerinden biri kabul edilen Shephard Fairey gördüğünüz Atatürk posterini tasarlamış. Genellikle işlerinde slogan veya mesaj kullanan sanatçı bu posterde hiçbir yazılı ifade kullanmamış; sadece birçok işinde kullandığı ve imzası niteliğinde olan “obey” (itaat et) yazıyor.

Her ne kadar ölümünden sonra ortaya çıkan Kemalizm/Atatürkçülük adlı katı modernist ideolojiyi anakronik bulsam, toplumdaki Atatürk histerisi ve “personality cult” durumundan rahatsız olsam da kişisel olarak kendisine pek çok şey borçlu olduğumuz insan Mustafa Kemal’e huzur içinde yat demek geldi içimden. Atatürkçülerin söylemeyi çok sevdiği gibi “bugün hayatta olsaydı”, onların umduğunun tam aksine dünyanın 70 yılda ne kadar değiştiğini görür ve heyecanlanır, o zamanki fikirlerinin kifayetsiz bürokratlar ve politikacılar tarafından dogmalaştırıldığını gördüğünde onlara kızar ve kurduğu ülkenin özgürlükler, insan hakları, bilim, eğitim, spor, kültürde 85 70 yılda bir arpa boyu yol katedemediğini farkettiğinde de çok üzülürdü diye düşünüyorum. Teşekkürler, huzur içinde yat.


...dağda taşta bulutta saklı olabilir mi? Konuyla ilgili biraz eski haber:
“ATATÜRK SİLÜETİ, HAVANIN BULUTLU OLMASI NEDENİYLE KARADAĞ SIRTLARINA YANSIMADI
Ardahan’ın Damal ilçesi Yukarı Gündeş köyünde bu yıl 11.’ncisi düzenlenen “Atatürk’ün İzinde, Gölgesinde Damal Şenlikleri” etkinliğinde, Karadağ sırtlarında beliren Atatürk silüeti, havanın bulutlu olması nedeniyle görülemedi.
Şenlik kapsamında Damal ilçe merkezindeki Serhat Mahallesi’nde düzenlenen etkinliklere Ardahan Valisi Murat Yıldırım, CHP Milletvekili Ensar Öğüt, AK Parti milletvekili adayı Saffet Kaya, siyasi parti temsilcileri, daire müdürleri ve vatandaşlar katıldı. Şenlik, yöresel sanatçıların müzik dinletisi ile başladı, ardından semah gösterileri sunuldu. Sanatçı Meliha Kaya ve Yener Yılmazoğlu’nun konserinde katılımcılar bol bol halay çektiler. Festivale katılanlar, daha sonra Karadağ sırtlarına yansıyan Atatürk silüetini görmek için Yukarı Gündeş köyüne geçtiler. Atatürk siluetini görmek isteyen binlerce kişi, havanın bulutlu olması nedeniyle silüeti göremeden dağıldı.”
Acaba dağda taşta Atatürk gözükmesi mistik bir mesaj ise, bu da mı bir mesaj? Ata “bulutlandım, kapandım, bu iktidar beni kara bulutların arkasına itti” mi demek istiyor? Yalçın Küçük’ü göreve çağırıyorum.

İki Buçuk İsmet
Tedavüle çıkarıldığı tarih: 27.03.1947
Tedavülden çekildiği tarih: 15.07.1957

İki Buçuk Ata
Tedavüle çıkarıldığı tarih: 15.07.1952
Yukarıdaki banknotları ilk defa Kebap 49′da görmüştüm.
Hala neden buçuklu banknot bastıklarını çözebilmiş değilim.
Şimdiki piyasa değerleri yaklaşık 1000YTL civarı.

2006 senesinde Erasmus bursuyla Türkiye’ye geldiğinde, ülkemizdeki neredeyse her dört duvarın birinde portreleriyle yer alan aynı adam Salvador’un dikkatini çekmiş. Böylece 100′e yakın kareden oluşan harika bir seri çıkmış ortaya. Gizem sayesinde tanıdığım Salvador’la bu kış İstanbul’a yerleşmeyi düşündüğü için bir kaç gündür yazışıyorduk. Bu sabah Radikal Cumartesi ekinde kendisine tam sayfa ayrıldığını görünce ben de şaşırdım. “Türkçe” olan şeyleri fotoğraflama derdinde biri olarak bu konuyu nasıl ıskaladığımı görünce hayıflanmadım desem yalan olur.



Radikal gazetesinden Pınar Öğünç Salvador’un kendi işleriyle ilgili sözleri şu şekilde çevirmiş:
“Bu proje Mustafa Kemal Atatürk’ün temsillerinin tipolojisi olduğu kadar, Türkiye toplumunun da bir tipolojisi olma hedefini taşıyor. Atatürk burada bazen devrim, bazen ilerleme, bazen değişim, bazen eşitlik, bazen sağduyu, bazen milliyetçilik, bazen demokrasiyle eşanlamlı sayılıyor. Bu neredeyse siyasi bir projeyi de geçmiş durumda. Türkiye insanlarını, belleğini ve günlük hayatı belirleyen bir şey aynı zamanda…
…Öte yandan resimleri, heykelleri el değiştiren ticari bir ürün. İnsanların ona olan sevgileriyle ticari hevesleri arasındaki çizgiyi çekmek bazen zor. Her ikonun başına geldiği gibi bu bolluk Atatürk’ün ideolojisinin farklı farklı şekillerde üretilmekten ve dolayısıyla esnetilmekten mustarip olduğunu gösteriyor da olabilir. Atatürk’ün siyasi bir figür olarak Türkiyeli her insanın hayatı üzerinde inanılmaz bir etkisi olduğu konusunda hiçbir şüphem olmasa da, zaman zaman esrarlı bir biçimde, her mekan ve her insanın ayrı bir Atatürk’ü olduğunu, pek çok Atatürk’lerin her gün yeniden üretilmekte olduklarını düşünüyorum”
Ülkemize göç etme hevesindeki bu beyni muhabbetle karşılıyor, işlerinin yanı sıra fiyakalı ismiyle de kısa zamanda başarılı olacağına inanıyorum.
Bu seriye ait daha fazla fotoğrafı Fotoröportaj.org üzerinden görebilirsiniz.