“Uzun kuyruk” denilen pazarlama tekniği 2004 yılında Chris Anderson’un Wired’da yayınlanan makalesiyle isim buldu. Genellikle Amazon gibi firmaların kullandığı, farklı niş beğeni ve kültürlerden az sayıda müşteriyi çekerek, çok kategoride azar azar ürün satmak yoluyla toplamda yüksek satış elde etmeyi hedefleyen bir strateji olarak adlandırılabilir.
Geçtiğimiz 2-3 senedir severek takip ettiğim “lap-top müzisyeni” Flying Lotus’un bu klibine deli oldum. Mert gönderdi. Daha fazlasını burada bulabilirsiniz.
7 years of bad sex adlı grubun Melih Gökçek’in yeniden seçilmesinin ardından yaptığı parçanın sözleri:
Somehow We Cannot
Everytime when you open your eyes
After long lonesome and weary nights
It takes time to stand back up again
What’s the point, is it worth the pain
Would I be too naive
If I told you to leave
These bitter question marks
Or would I be despised
Same old words from the same old guys
For the dumbs they sound like lullabies
But if you feel like getting up again
Maybe you just have to silence them
Would it be too extreme
Would you call it a dream
If I told you to leave
With all these empty heads
Back Vocal
it was even hard the very first time
though he was another brand new one
he’s now elected for the fourth time
wondering who goes for this fat dumb
the city was drowned in the mud and shit
he just overpriced all the basic needs
planned even to demolish my school
still the boards show the face of this fool
I bet balgat is full of joyful howls
I rather feel like in a kitsch roadhouse
would I swim in his pools walk on his grass
or else could I jump down the overpass
another five years we have to suffer
scary.. there’s no chance to recover
Kimi arkadaşlarımızın gözünde bölücü sorosçu liboş akpci fethullahcı algılanmamızın temel sebebi Taraf’ta, Ayhan Aktar, çağdaş Türk televizyon yayıncılığında(!) reyting kaygısının muhafazakarlığı geri besleme döngüsü ile hortlatan ana etken olabileceğine dair ilginç bir analiz yayınlamış. Şöyle diyor:
“Bundan yaklaşık on iki yıl önce, 28 Şubat günlerinde Ali Kırca en fönlü saçlarıyla akşam haberlerini sunarken “cennet vatanımızda irticaın nasıl hortladığını” ballandırarak anlatırdı. Tabii ki bu anlatı, Fatih-İskerderpaşa’da çekilmiş kara çarşaflı kadınların ve şalvarlı, eli tespihli, çember sakallı adamların görüntüleriyle desteklenirdi. Verilen mesaj çok netti: İslâmcılar azmıştı, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet tehdit altındaydı. Bunlara hadlerini bildirmek lazımdı. Rejimin bekçisi şanlı ordumuz gerekeni yapmalıydı.
Haberlerden sonra, o kanalın meşrebine uygun “Magazin Forever” programları devreye girerdi: Bu programların konusu şuydu: “Hangi manken veya uvertür şarkıcı kime takılıyor?” Sürekli tekrarlanan baldır bacak görüntüleri etrafında hangi gece kulübünde, hangi sonradan görme zengin, hangi mankenle görülmüştü. Bu programlarda habercilik adına, bir pespayelik sergilenirdi. Aslında, değişen bir şey yok. Magazin programları devam ediyor. Ekmeğini pislikten çıkaran ve kendilerine gazeteci süsü veren birileri hâlâ görev başında.
O günlerde, kendime şu soruyu sormuştum: Başbakan Çiller’in verdiği yetkilerle askerler tarafından 24 saat içinde köyü boşaltılan ve hayvanlarını kesime gönderip çoluk çocuk İstanbul’un Sultanbeyli gibi gecekondu mahallelerinde iki göz odaya sığınan ve tek eğlenceleri televizyon olan bir aile üzerinde magazin programlarının etkisi acaba ne olurdu?
Herhalde, magazin programlarını seyreden bir aile reisinin yapacağı ilk şey bu programların yer aldığı kanalların seyredilmesini yasaklamak, karısına çarşaf giydirmek ve eğer okul çağında kız çocuğu var ise onu okuldan almak olurdu. Gariban aile reisi büyük şehirde kendisini tehdit altında hisseder, şehrin merkezinden kaynaklandığına inandığı pisliğin kendisine ve ailesine bulaşmaması için tedbir almaya çalışırdı.
Ayrıca, sokakta gördüğü her başı açık, “çağdaş” görünümlü kadının o programlarda gördüğü “yollu hatun”lar gibi olduğuna inanıyordu. Magazin programları sayesinde, şehrin varoşlarında “ahlaksız İstanbul” önyargısı gelişiyordu. Tabii ki, önyargılar bir gün oya dönüşecekti. Nitekim, 2002 seçimlerindeki AKP’nin zaferinin temelleri 28 Şubat sürecinde atılmıştı. “
Devamı burada. İmaj ise son derece çiğ bir üslubu olduğuna inandığım, dolayısıyla yine bu aynı reyting kaygısı treninde 2. sınıf kompartmanda seyahat eden Studio Plastico isimli klibe ait.
“Critical Mass” Çin sınırlarındaki bir kavşakta bisikletlerin yeterli çoğunluğa ulaştıklarında kaçınılmaz olarak yola fırlamaları durumuna verilen isimmiş. Tabii ki tartışılır bir nicelik. Yurdumda bir kişi, tek başına da bu mertebeye yükselebilmekte. Ama yine de sürü mekaniğiyle ilgili bir terim olarak algılıyorum ben bunu. Futbol maçlarında, mitinglerde, ilk öğretim törenlerinde, yağmalarda, linçlerde bu mekaniğin işleyiş biçimleriyle ilgili örnekleri yakından biliyoruz. Herkes “Critical Mass” içerisinde yer almştır. Temelde buna “Bir densizliği yapan yeterince insan varsa sen de yap, bir şey olmaz” persibi denebilir.
-Haydi arkadaşlar hepimiz bisikletlerimizi alalım ve bir araya geldiğimizde nelere kadir olduğumuzu gösterelim! Havalı bir manifesto yazalım kendimize. Şöyle Tyler Durden’ın kaleminden çıkmış gibi olsun. Eğer gerçekten istersen sen de bir fark yaratabilirsin, muhtac olduğun kudret pedallara basan bacaklarında saklı! Bu yollarda bizim de hakkımız var. Trafikte bizi görmezden geliyorlar. Bu gidişe bir son vermek lazım. Lay lay lom.
Greenpeace’in petrol şirketlerinden destek gördüğüne dair iddialara benzer bir tanesini de be yerleştireyim buraya. Bence bu eylem “Trek” tarafından daha çok bisiklet satmak üzere başlatılmış olabilir. Ya da devlet tarafından gerilimleri devrim eşiğine yaklaşan toplumların gazlarını almak üzere tertip edilen eylemlerden bir tanesi de olması muhtemel. Eğer bu teoriler biraz ağır geldiyse size, ne diyeyim… İstanbul gerçeğinden kopuk (Nedense Londra ya da Paris’te uzun yıllar eğitim görmüş bir tip canlanıyor aklımda) birilerinin girişimi olabilir ancak: İstanbul’da “Critical Mass”!!! Buyur buradan yak.
Büyük bir şaka gibi geliyor bana. İstanbul’da araba kullanma biçimleri böylesine adiceyken, bisikletim ve ben diye eylem yapacak insanları memleket gerçeklerine davet ediyorum. “Trafikte bisiklet haklari” olsun derdimiz. Daha ne isteriz. Ancak uyandırayım: İstanbul 7 tepe üzerine kurulu. Yüksek emlak değerine sahip boğaz kıyısından ayrılmak, bu şehirde bisikletle yol almak, eğer Tour De France kapasitesinde ciğerlere sahip değilseniz pek de keyifli değil. Bırakın keyfi, basbayağı eziyet.
Burası New York değil, Londra, Amsterdam hiç değil. Onlar işleyen sistemi tıkayarak bir durumun altını çizmeye çalışıyorlar. İstanbul trafiği zaten bir kördüğüm. Dolayısıyla cadde trafiğinin içine ederek bir şeyin altını çizmek bu şehirde mümkün değil. Ne olacaksa o gün arabalarında oturan zavallı insancıklara olacak.
Bütün bunlar bir yana caddede sıkışan trafik yüzünden İstanbul’da ayrıca bisiklet düşmanlığı gelişmesi bence muhtemel. Takip eden günlerde 11 tanığa rağmen bir dolmuşçunun sağda gördüğü bir bisikleti kasten ezmesi mümkün. Güzel şey tabi aynı derde sahip 30.000 kişi olduğunu bilmek, bunun huzuruyla yaşama devam etmek. Yakın geçmişten kollar kopana kadar bayrak sallamalı büyük buluşmaları hatırlıyoruz elbet. Tatlı su aktivizmi diyebileceğimiz bu etkinliğe katılanlari hoş bir gezinti, bir sürüye ait olmak gibi bir takim rahatlatici duygular, katılmayanları da trafikte sıkıntılı saatler beklemekte.
Devrimi kalabalıklar gerçekleştirir şüphesiz, ancak mücadelede acı çekecek, fedakarlık edecek başı çeken birilerinin mutlaka olması gerektiğine inanıyorum. Böyle başı boş bisiklet gezileri ancak trend dergilerine haber olur, ötesi değil.
Critical Mass, son yıllarda yavaş yavaş görmeye alıştığımız türden lidersiz, sponsorsuz, otonom bir yurttaş girişimi. (Bu üstteki üç tanımlamayı duyduğum anda da ayıptır söylemesi edep yerlerim kamaşıyor.) Girişimin amacı, belli bir zaman içerisinde eyleme katılan yeterli bisikletçi sayısına ulaşıp (critical mass), İstanbul’u gelişmiş Avrupa şehirleri gibi temiz havalı, sağlıklı, bisiklet dostu bir şehir haline getirmek. Tabii Avrupa yakasının öldürücü yokuşlarında biraz zor bir hayal ama, çoğunlukla konut alanı olan düzayak Anadolu yakasında neden olmasın.
Critical mass Türkçe’de “kritik çoğunluk” anlamına gelir.
Gezilerin günü, saati ve başlangıç noktası hiç değişmediği için Critical Mass’de herhangi bir lidere veya yöneticiye ihtiyaç yoktur.
Critical Mass bir protesto değildir, sadece hep beraber bisiklete binilen bir kutlamadır.
Critical Mass kurumsallığı reddeder; yönetim, üyelik, sponsorluk, reklam, siyasi parti, para pul gibi olgularla ilgilenmez.
Critical Mass bütün motorsuz araçlara açıktır (kaykay, paten, vb). Özellikle de engelli dostlarımızı aramızda görmek isteriz.
Gezi güzergahı önceden belirlenmez. Katılımcılardan en önde gidenler güzergaha karar verir. Dileyen katılımcılar istedikleri güzergahı gezi başlamadan gruba önerebilirler. (örnek)
Terimin kökeni Çin’de ışıksız kavşaklarda otomobiller ve bisikletler arasındaki geçiş önceliği anlaşmasına dayanır. Bisikletliler kavşakta yığılıp kritik bir “çoğunluğa” ulaşınca kavşaktan geçerler. Critical Mass ismini taşıyan ilk bisiklet buluşması ise 25 Eylül 1992 Cuma günü saat 18:00’de San Francisco’da gerçekleşmiş, ve buradan bütün dünyaya yayılmıştır. Daha fazla bilgi için bakınız: http://en.wikipedia.org/wiki/Critical_Mass(İngilizce) veya http://tr.wikipedia.org/wiki/Critical_Mass (Türkçe)
Bugün Ekşisözlük sularında karşıma çıktı. Daha önce hiç karşılaşmadığım için çok ilginç buldum. Haberi giren sözlük yazarı “[...] dinin yerini aldığı dayatması bizzat mustafa kemalin gözetiminde yerleştirilmeye çalışıldı. [...] sonradan kemalizmde yapılan reformlar sayesinde de bu gerçekler hasır altı edildi. yeni kemalizm bu günahlarından arındırıldı bir şekilde.” demiş ama söz konusu dergi 1957 tarihli olduğu için bana pek rasyonel gelmedi.
Zet’e buradaki commentlerden birinde rastladım, Myspace’ine de oradan ulaştım. Çok tatlı abstract hiphop altyapıları üzerine bi parça “gelişmeye açık” diyebileceğim rap yapıyor.
‘Selling my first digital camera, with 1.0mil certified digital tape storage and capable of image resolution up to 1 kilopixels. Cost $1,000 new, selling for $975 or nearest offer.’
Los Angeles’ın yeni dalga hip hop tayfası Brainfeeder‘a mensup The Gaslamp Killer, 2007′de cdr olarak yayınladığı demosunda Erkin Koray’ın Yağmur’unu kesmiş, üzerine de vokal yaptırmış.