
Grup Ses’ten yeni bir seri, playlist mixcloud’da.

Sevgili Burak Arıkan‘ın 2005′de yapmış olduğu Bored-er adlı çalışmasını geçen gün sıklıkla tavaf ettiğimiz übersite But does it Float‘da Arthur C. Clarke’ın “bayrakların vakumda dalgalanmamasında umut verici bir sembolizm var” sözüyle eşlenerek sergilendiğini görünce ne yalan söyleyeyim gögsüm kabardı.

Alt metin de estetik kadar güzel: Kameranın ekrana yaklaşması ile oluşan “flu” durum, globalleşme ve “network”leşme sonrası politik ortamdaki sınırların flulaşmasına bir gönderme olmuş.


Bu haftanın karışık durumları içerisinde, bir diğer yakın arkadaşımızın açtığı sergiyi duyurmayı unuttuk. Ana Pop ikonamızın yaratıcısı Özlem Ölçer, Flamm’da 31 Mart’a kadar sürecek “Hal Bu Ki” isimli bir sergi açtı.
Özlem’in bazı işlerini çok beğeniyorum, çok beğenmediklerimi de sempatik buluyorum. Bir parça seksist bir yorum olabilir ama, bu işlerin özellikle kızların çok hoşuna gideceğini düşünüyorum.

Aşağıdaki yorumlar Habertürk web sayfasından alıntıdır.
“04.03.2010 11:56 – Erkek çocuğun sırrı çözüldü: PH miktarı 7′den yüksek olan çiflerin çocukları erkek oluyor”
Misafir04.03.2010 11:58 alkali demek bazik su demek. sodalı sular bazik sulara örnektir.
Misafir04.03.2010 12:05 tebrikler, dünya dengesini bozdunuz…
Misafir04.03.2010 12:29 allah ne verirse hayırlısını versin.. doğumda erkek olan bir çocuk.. sonradan top olursa ne olacak.. al sana problem.. kafanızı böyle şeylere yormayın.. allahtan ruh ve beden sağlığı yerinde hayırlı bir çocuk isteyin.. ve onun ayarını bozmadan iyi bir şekilde eğitimli olarak yetiştirin..
Misafir04.03.2010 12:53 alkali suyu nerden alacagiz nasil oluyor,,, piyasada varmi,, sanirim su satislari artsin diye yapilmis bir arastirma
Misafir04.03.2010 16:19 sağlıklı olsun, gerisi boş.
Misafir04.03.2010 16:32 ph nasıl ölçülüyoki.
Misafir04.03.2010 16:37 marketlerde satılan suların etiketlerinde besin değerleri var.ordan ph derecesine bakacaksın.evde ki suda 7.73 yazıyodu bizim.
Misafir04.03.2010 16:42 kız çocuk babasıyım… bütün yazı “erkek çocuk isteme” üzerine kurgulanmış. cinsiyet ayrımını protesto ediyorum!
Misafir04.03.2010 17:03 önemli olan çocuğun erkek yada kız olması değil sadece sağlıklı olmasıdır. bu ve benzeri sağlığı hiçe sayan olağan dışı yöntemlerle çocuk belirlemeye insanları yönlendiren araştırmaları kınıyorum. yıllarca tedavi olup çocuk hasretini dindiremeyen insanlar var bu dünyada.
Misafir04.03.2010 17:03 şayet bu yazılan dogruysa neden o zaman mikro enjeksiyon veya tüp bebekler genelde ikiz ve kız doguyorlar bu çok saçma bir haber
Misafir04.03.2010 17:57 benim ne işime yarayacak bu.5 aydır işsizim
Yıllar önce “Beden-işlemsel sanat festivali” olarak tanıdığımız amber, anladığımız kadarıyla 26 Şubat’ta, Bankalar Caddesi’nde “amberPlatform“ adıyla bir kalıcı mekan açıyor. amber’in yüksek teknoloji, sanat ve deneysel öğrenirken eğlenmelerin kesiştiği noktadaki etkinlikleri hep son derece ilginç olmuştur. Özellikle ne teknoloji ne güncellik adına bir yere oturtamadığım “Techne” etkinliklerine kıyasla geçtiğimiz 4 yılda çok büyük atılım yapıldığını söylemek gerek.
Yeni mekanın ise açılış sergisinde işleri sergilenecek sanatçılar Payman Abbasian, Lenka Klimesova ve beni facia bir öğrenci olduğum halde her seferinde derslerden geçiren hocam Ekmel Ertan olarak gözüküyor. Ayrıca Korhan Erel ve Şevket Akıncı’nın doğaçlama performansı da açılışta karşılaşacağımız bir diğer etkinlik. ’amber’in fikir babalarından Ertan’ın sanırım iki önceki amber’de televizyonun içinden karşıdaki televizyonun kanalını değiştirdiği işi özellikle çok eğlenceliydi. Bu seferkini kaçırmayalım.
Dedikten sonra yüksek teknoloji gerektiren tüm işlerin yurdumuzda öyle ya da böyle bir şekilde hep aksaklığa yataklık ettiğini de görmezden gelemiyorum. Bu defa sanırım İstanbul 2010 Ajansı iletişim servisinin bir arızası söz konusu, dolayısıyla amberPlatform’un 2.3 megabaytlık e-postasını 1 saat içerisinde 11 12 13 kere aldık.
Günlerden bir gün çok yakın dostum Sux Jatta* ile Tanjide balık tuttuk , bizim compounda** gidicez, bi iki keyif yapıp siesta yapıcaz. Balıkları ayıkladık falan beni siesta tutmadı, baktım Sux uyuyo hala hamağında siesta. Dedim ben bi internet cafeye gideyim. Önce mailime baktım, sonra el alışkanlığı Etrafta’ya bi gireyim dedim. Ana! Bir de baktım ki bizim Onur Aynagöz kapatmış güzelim etraftayı. Oha dedim, şöyle bir sarsıldım falan oldum. Çünkü buralardan bizi size bağlayan tek şey şu Etrafta’ydı, hala da öyle. Dedim ulan ne yapıcaz şimdi? 6000 dakika sonra açılacak falan diyor… Geri döndüm compound’a devam ettim siestama. 6000 dakika sonra uyandım. Bu arada bizim Sux hala siesta.
Sux kimmiş? Jatta neymiş? Tanji nerede? Compound da neyin nesiymiş? Gibi soruların cevapları, pek yakında etrafında.
Lafı uzatmayayım, anladığınız üzere ben ‘tunctunctunc’ hala The Gambia. Artık buradan sizlere her hafta bir imaj, bir hikaye, bir video, bir ses, bir interaktif bir şey paylaşacağım, haberiniz ola!
Peace + Love
Bortusk Leer bir çingene ile komünist parti görevlisinin aşkının yasak meyvesiymiş. Foto dün Doğu Londra’da çekildi.

2010 Vancouver Kış Olimpiyatları’nın sevimli maskotları, deniz ayısı Miga, kocaayak Quatchi, dağların ruhu Sumi ve çocukların yakın dostu ayı Pedo! Hepsi de bu yılki organizasyonun kavramsal altyapısına uygun, spor sevgisini çocuklara erken yaşta kazandırmaya, sportmenlik ruhunu genç zihinlere anlayabilecekleri biçimde sokmaya yönelik pazarlama araçları.
…Da aslında bu tabloda bir işler dönüyor. Resmin sağında ayakta duran kahverengi ayıcık “Pedo” aslında internet çöplüğünün en karanlık dehlizlerinden anonim paylaşım ağı ‘4Chan‘dan türemiş (onlar da taklit ettikleri orijinal Japon sitesi ‘2Chan’dan apartmışlar) bir alt kültür fenomeni, bir ‘mem’. Pedofili karşıtı bir Japon kampanyasının maskotu olan ‘Safety Bear’in bastardize edilip, çeşitli kontekstlerde sapık çağrışımlar yaratmakta kullanılan bir versiyonu da denebilir.

Bir hacker yuvası olan ‘4Chan’in kullanıcıları Pedobear’i monte ederek, normalde etik açıdan sorunsuz gözüken imajlara tehlikeli erotik imalar ekliyorlar. Bunun sebebi de sanırım özellikle internet üzerinde ifade özgürlüğü ve gizliliğin kısıtlanmasının temel aracı olarak pedofilinin kullanılıyor olması. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Olayın geldiği en inanılmaz nokta, Polonya’nın muteber gazetelerinden Olsztynska‘da, -muhtemelen bir google’da arama kazası sonucu- bu alttaki resmin yayınlanıp, Pedo’nun olimpik maskot olarak resmiyet kazanması.

“Gowno..!”
Neyse aslında burada paylaşmak istediğim tam olarak bu internet, sansür, monte, yazılı basın internete karşı vs. mevzuları değil. Daha güzeli aslında Pedobear’in o yukarıdaki spor ikonografisine cuk oturduğunu düşünmem.
Spor bize, ezelden beridir insani gelişmenin şahikası, beden ve ruh terbiyesinin en muazzam noktası, bireyin idealizasyonun tepesine erdiği o zirve olarak öğretilmiş, belletilmiştir. Biz de bu olguyu neredeyse hiç sorgulamadan kabul eder, sporcuları baştacı eyler, göklere çıkarırız. Sadece mevcutlar değil, emekli sporcular da ekseriyetle toplumda saygın bir yer edinir, televizyon şahsiyeti, işadamı, milletvekili ve hatta imparator olur.

Başarısını gizlice seks’e tahvil ediyordu.
Mesela Tiger Woods’u ele alalım: kendisi, dünyanın en elitist ve hatta ırkçı sporlarından golf’ün ilk siyah şampiyonu olması sebebiyle, sanırım son 10 yılda en çok idealize edilen sporcuların başında gelir(di). Keskin zekası, müthiş yeteneği ve sempatik kişiliği ile sahip olduğu milyar dolarlık serveti, güzel karısını ve kusursuz görünen hayatını hakettiği konusunda herkes hemfikirdi. O ideal bir insandı: ghettolarda yaşayan siyah gençlerin gangsterler ve crack satıcıları yerine örnek alması gereken rol modeli.
Sonra bir kavga sonrası yaptığı trafik kazası (bir nevi Susurluk) ile tüm bu tablo altüst oldu. Woods, eşini aldatıyor, evliliği çatırdıyordu. Hatta daha da korkuncu Woods aslında seks bağımlısı bir hastaydı. Libidosu kontrolden çıkmış, yüzlerce kadınla yatmakla kalmamış, her önüne geleni taciz eder bir hale gelmişti. Derhal tüm sponsorluk anlaşmaları iptal edildi, hakkında yüzlerce kötü haber yapıldı, unutulmuş tanıklar bulundu, kitaplar yayınlandı.
Daha ekstrem bir örnek ise, zamanında Amerika’da, sempatik ve nüktedan halleri ve ZAZ filmlerinde oynadığı sarsak karakterlerle tanınan milyonların sevgilisi yıldız Amerikan futbolu oyuncusu OJ Simpson’un, eski karısı ve onun müstakbel sevgilisini, tahayyüle sığabilecek en vahşi ve kanlı biçimde öldürmekten yakalandığı, ancak dünyanın gelmiş geçmiş en pahalı avukat ekibi (şu anda TV yıldızı olan Kim Kardashian’ın babası Robert Kardashian önderliğinde) , ve o ekibin polis ve savcılığa yönelttiği, basın destekli ırkçılık karşı-suçlamaları (maktüllerin ikisi de beyaz, Simpson siyahtı) sayesinde yırttığı tarihi vak’adır.

Gökdeniz Karadeniz ahlaki açıdan gri sahalarda.
Ahlaki çöküntüde olmak için illaki seri katilliğe bulaşmaya gerek yok elbette. İtalyan ligini 2 sene önce altüst eden ve en büyük takımların küme düşürülmesi ile (ve sonra babacan biçimde affedilmeleriyle) sonuçlanan skandal, memlekette Daum’un kokain, Gökdeniz’in bahis, Colin Kazım’ın hızla derdest edilmesini sağlayan şike, Ersun Yanal’ın teşvik primi, Hakan Şükür’ün tarikat; tamam hadi profesyonel sporları geçelim ne de olsa daha ziyade para ilişkilerinin odağı kitlesel şov ürünüdürler, ex milli gururumuz Süreyya Ayhan’ın ve güreş milli takımımızın, olimpik rekortmen Ben Johnson’dan Phelps’e, rahmetli Griffith Joyner’e doping iddiaları, meşhur İngiliz kürek takımlarında ırkçılık, milli takım kaptanlarının grup seks, kumar mevzuları, adam vurdurtmalar, müsabakalarda kadın kategorisinde yarışan erkekler, alkollü yakalanan Formula 1 pilotları, eski kokainmanlar, mevcut kokainmanlar… Başka bir yerde, dalda ve şekilde olsa kellelerin uçacağı durumlar, ufak bir kabahat işlemiş bir çocuğa yalandan ceza verir gibi; hatta aynı krize giren Amerikan bankalarının batmaya bırakılamadığı gibi (’too big to fail’ felsefesi) geçiştirilir, biz de önümüzdeki maçlara bakarız.
Sanırım bir annenin yerlere göklere sığdıramadığı çocuklarının kusurlarını görmezden gelmesi gibi, biz de bir toplu sanrı geçirir halde, insanlık durumunun etik açıdan neredeyse en kokusu çıkmış kolu olan spor endüstrisinin boktanlığını gözardı ediyoruz. Daha küçük yaşta, kazanmanın tek seçenek olduğu, ve rakipleri yenmenin tek asil ve etik amaç olduğu fikriyle beyinleri yıkanmış; kız ya da erkek olsun, testosteronla hem kasları hem egoları şişirilmiş; para ve iktidar ile gerdeğe sokulmuş çocukların, o para ve iktidar sahiplerinin elinde, eğlence endüstrisi emtiasına tahvil edildiği bir sistemden zaten niçin zeki, çevik ve ahlaklı ideal bireyi tarif etmesini bekliyoruz? Olimpiyatları niçin desteklemeliyiz, çocuklara spor sevgisini niçin aşılamalıyız ki? Hırslı, rekabetçi, özel hayatının derinliklerinde karısını döven, aldatan, istatistiksel olarak asla yakalayamayacağı belli en yıldız sporcularla şahsını kıyasladığında kendini gerçekleştirememiş -ve amerikan spor filmlerindeki ideal biçimde gerçekleştirmesi de mümkün olmayan- egosu yüzünden aşağılık kompleksi sahibi, velhasıl komplekslerini uyuşturucu, alkol, kumar batağında unutmaya çabalayan insanlara çok mu ihtiyacımız var?
Ben şahsen çocuğum olursa spora değil gitar dersine göndermeyi tercih ederim, en azından bir müzisyenden beklenebileceği üzere esrar ve kokaini ikiyüzlü ahlaki standartlara maruz kalmadan tüketebilir, seks alemlerine gocunmadan dalabilir, kendini mahvederek tarihe geçebilir. En önemlisi bunları kendine dürüst biçimde rahat bir vicdanla yapabilir.

David Hockney
Kimilerinin sadece bir trend olarak gördüğü, kullanıcılarının ise telefondan öte bedenlerinin uzantısı olan bir protez olarak benimsedikleri iphone mucizesi! Iphone’un sanat dünyasına girişinden bahsedeceğim ama işin biraz geçmişine dalmak istiyorum. Biz dükkanı*, reklamı görüyoruz, pusulası da varmış diyoruz ama iphone’un cep telefonu/PDA pazarına damdan düşer gibi girdiğini düşünenlere kısaca olayın tarihini veriyim; gereksiz bilgi dağarcığınıza fındık kadar bir bilgi daha girsin.
PDA (Personal Digital Assistant) tekonolojisi/kafası ilk Psion şitketi tarafından 80′lerde ortaya çıkarılmış. Psion modelleri daha çok ajanda veya ‘organiser’ olarak tanımlanıyor. Ardından 1989′da çok sevdiğimiz Atari ilk PC uyumlu avuç-içi bilgisayar olan Atari Portfolio’yu piyasaya sürmüş. Bildiğimiz anlamdaki ilk PDA ise 1993′de çıkan Apple Newton Message Pad 100 adlı cihaz. Daha sonraları hepimizin bildiği Palm, Dell, HP gibi şirketlerin girdiği ve pazarın doyuma ulaştığı yıllar.
PDA’lerden sonra akıllı-telefon (smartphone) dönemi geliyor ve Nokia ve Sony Ericsson’un elimizi hiç dokunduramadığımız o pahalı, sadece “uluslararası para piyasaları fonu başkanı” tiplerin, patronların kullandığı bu cihazlar gelip-geçti. Sonrasında ise günümüz Blackberry ve iphone ve önceden hiç olmayan bir aplikasyon dünyası başladı ki pazarın en çok patladığı, telefon savaşlarının en kızıştığı dönemdeyiz. Dünyadaki insanların yarısında cep telefonu var. Konuşma ücretleri tüm dünyada rekabetten düştükçe düşüyor, telekomcular para kazanamıyor ve sonuç olarak ekonomi her zaman yaptığını yaptı ve bu yeni pazar alanını doğurdu. Tabi bir de yıllar önce sıkılan bluetooth akıllı-ev, buzdolabınızda kolanız bittiğinde mesaj gelecek palavrası sonunda gerçek oldu galiba. Yarın tv’nizi, dijitürkünüzü, arabanızı, evinizi zeki-telefonunuzdan yöneteceksiniz. (Ben denedim oluyor, VLC player’ı uzaktan iphone’a bağladım. Gayet sorunsuz çalışıyor çocuk) Şu anda Apple’ın 140,000′in üzerinde aplikasyonu bulunuyor ve 3 milyarın üzerinde kullanımı var. Pazarın büyüklüğü ve Apple’ın pazardaki inanılmaz payından dolayı geçtiğimiz hafta uluslararası 24 GSM operatörü (Türkçe’si biraz komik oldu ama) Toptancı Aplikasyon Birliği’ni (Wholesale Applications Community) kurdular. Amaçları dünya üzerinde 3 milyar cep telefonu kullanıcısına mümkün olduğunca daha fazla aplikasyon sağlamak/satmak (ve tabi Apple’dan pazarı biraz olsun geri almak). Herkes paranın peşinde koşmaya devam ediyor…
İngiliz ressam David Hockney’den bahsedecektim, konu uçtu gitti. 18 tab açmışım… Haberde kullandığım resim geçtiğimiz senenin haberi aslında ama günümüzde Brushes aplikasyonu ile çalışan birçok sanatçı var. Yakında cep resimleri satan cep müzayedeleri de görürüz, şaşırmayız.
*dükkanımıza tekrar hoşgeldiniz
6 aydır buralarda yoktuk, aslında vardık da yoktuk. Hepimiz çeşitli işlerin peşinde, “gerçek” hayatın gerçek dertleriyle boğuşurken, üzerimizde performans baskısı oluşturan bu siteyle uğraşmak bize fuzuli gelmeye başlamıştı. Twitter ile kısa fikirlerimizi yayınlıyor, Google Reader üzerinden ilginç siteleri eşdostla paylaşıp sosyal ‘rep’leri hanemize yazdırıyorduk. Bunların üzerine Facebook ve Friendfeed’in beslemeleri eklenince artık mütevazi blog’umuzun değişen dünya üzerinde dikili bir ağacı kalmadığı apaçık ortadaydı. Derken Onur, bir Temmuz günü sabaha karşı, keskin ama acısız bir kılıç darbesiyle bizi çelişki ve buhranlardan kurtardı.
Karıncalanma yaklaşık 2 ay önce başladı. Sosyal web iyiydi hoştu da, insanın kendi sesini istediği gibi duyurabildiği, kendine ait bir ses edinebildiği bir yuvası olmadan fikirlerin, anıların ve üretimlerin gelişigüzel boşluğa savrulup dağılmasından doğan yersiz yurtsuzluk sıkıntısı günbegün daha çok midemizi ekşitiyordu. Öte yandan sadece bir blog yazmak, düşünceleri üstüste totem gibi dizmek de bize çok cazip gelmiyordu. Sıradanlıktan uzaklaşmak için bir parça daha strüktür, özen ve emek sunmadan açacağımız bir site, bize doğru dürüst bir tatmin sağlamayacak, aksine web’in artık aşırı içerikten iyice bulanmış sularında, ‘white noise’a karışıp gidecekti.
Sonunda günler, geceler ve uzun tartışmalardan sonra bugün ağ dünyasına salıverdiğimiz, şu anda okuduğunuz Etrafta yapısı ortaya çıktı. Site’nin üstünde mevcut bulunan içeriği bir parça analiz edince, alt bölümler, departmanlar ve ana sayfa akışı kendi kendini doğurdu. Bazı tasarım adaylarımız yakın çevremiz tarafından çok karmaşık bulundu, bazıları portala benzetildi, açacakken açmayıp, oldukça sadeleştirip, hatalarını da elimizden geldiğince düzeltip şimdiki haline getirdik. Yolda bunu yaparken de iyi kötü Wordpress programlamayı öğrenmiş olduk, belki de gelecekte üzerinden para kazanabileceğimiz bu uğraş kolumuza altın bilezik oldu.
Umarım uğraştığımıza değmiştir.

1000. haber geride kaldı. Bir süre için burada yeni bir haber olmayacak.
Kafaları toparlamak için daha iyi bir vesile olamazdı.
Cumartesi sabah, 05:42
Dedemde çok gezerdi benim, o demişti bi keresinde: ‘Tanımak için bir memleketi, bir berberine gidiceksin, bir birasını içiceksin…’ Kulağımıza küpe etmişiz bu lafı ki, gitmeden rahat edemiyorum. Sordum, buldum, gittim ‘The Gambia’nın en lüküs berberine. Su yok tabi, jilet 3-5 bıçak değil… Kör bir ustura, şaşı bir usta, iç dekorasyonu görüyosunuz zaten. Traş bitti ‘Hay dedecim dedim, ne doğru söylemişsin…’
Birayı bir dahaki sefere…
t.
Send from my Turkish Iphone
Sevgili Kanzik ve etrafta okuyucuları,
Yaklaşık 2 aydır yine Gambiadayım. Cennet buralar.
Baya bi çevrem oldu burada, yeni aldığım ‘I phone’um ile az önce başkasına çektirttiğim digital fotoyu sizler ile paylaşmayı bir borç bilirim.
En kısa zamanda daha entel-hasan digital fotolar paylaşacağım.
Sevgi ile kalın.
tunç







Herkes tatilde mi bilmiyorum ama ben etraftayım. Sevgili tunctunctunc da buralarda. Baktık ses gelmiyor bir tatil rehberi yapalım dedik. Ben yurdumuzun tatil beldelerine şöyle biraz göz attım. Turizm cennetti ülkemizin boş tatil köylerine, boş otellerine baktım. Boş lobilere, boş TV’li odalara, boş yemek salonlarına, boş havuzlarına baktım… ne desem bilemedim… ruhum daraldı. Eminim tunctunctunc daha eğlenceli şeyler bulmuştur.
fotolar tatil.com’dan
Floriane de Lassée’nin röntgencilik ile fotoğrafcılık arasında gidip gelen “Night Views” adlı serisine bir bakın isterseniz.
Buradan yakılabilir.