Dün gece Cemil Topuzlu sahnesinin tır, vinç, kepçe nağmeleriyle şenlenen endüstriyel atmosferinde, Cahide ses sisteminin Hande Yener geri vokal desteğinde harika bir Herbie Hancock konseri izledik. Özellikle bis sırasında enstrümanların birbirleriyle adeta geyik muhabbetine girdiği bir 25 dakikalık “jam session” vardı ki caz formlarının nasıl takla atabildiğini, Herbie’nin müzisyenlik, aranjörlük, yapımcılık, mc’lik ve güzel insanlık konusunda nasıl okey dışarı döndüğünü dosta düşmana gösterdi. Kaçıranlar bu akşam da Cemal Reşit Rey’de tekrarı olacağını bilsin istedim.
Vaziyet ile alakalı son dönemde kafamda dönüp duran paranoyalara her gün yenileri ekleniyor. Kim kimin peşinde, kim darbeci kim takiyeci filan diye düşünürken dün aşağıdaki tanıma rastladım. Durum bu mu bilmiyorum ama literatürde bu şekilde geçiyor olması ilgimi çekti.
“Takiye, icracısının içini gururla doldurur. İtikat sahibi, bu sayede aldattığı şahsiyet karşısında bir daimi üstünlük haline muvasalat eder, ki o şahıs bir nazır yahut ulu hükümdar olsa dahi; ona karşı takiye yapan ademoğlu nazarında o, her şeyden evvel zavallı bir kördür; yegane hakiki yola girebilmekten mahrum edilmiştir ve hatta bundan dahi şüphelenmez…düşmanların önünde ışıltı içinde yürür gidersin. Gayri zeki mahluku alaya alır; tehlikeli bir canavarı ehlileştirirsin. Bir defada bunca saadet.”
Gobineau, “Orta Asya’da Dinler ve Felsefeler” (sf.65) Kaynak: Medyapol
Gayet bize özgü olduğunu düşündüğüm “Ya sev, ya terket!” kalıbının bire bir, hatta bir miktar daha vulgar biçimde Amerika’da da kendine zemin bulmuş olması, beni globalleşmenin boyutları üzerine düşünmeye sevk etti. Acaba bu söylem nerede doğdu, etimolojik kökeni kime ve nereye dayanıyor? Milliyetçi jargonumuz da mı batıdan arak, yoksa bu sefer necip Türk milliyetçiliği gavura söylem ihrac etmeyi başaracak kadar üst bir ideolojik düzeye mi erişti? Ya da milliyetçiliğin seviyesi dünyanın her yerinde zaten aynı da bu sloganları üretmek neredeyse içgüdü - beyincik seviyesinde gerçekleştiği için paralel olarak farklı coğrafyalarda yüzeye çıkması normal, hatta sıradan mı? (Milliyetçi bir forumdan okuduğum kadarıyla, bu lafı Alparslan Türkeş 70′lerde Kürtlere yönelik söylemiş ilk defa.)
Ahir zamanların en mühim grafik tasarımcı-ilüstratörlerinden Saul Bass‘ın ilham verici bir kısım işlerini bugün Scott Hansen’in ISO50 blogunda gördüm. Bakınırken bulduğum en ilginç Saul Bass anekdotu ise Hitchcock’un ‘Psycho’sunda meşhuur duş sahnesinin esasında Bass tarafından çekilmiş olduğuna dair olan idi.
Koray dostumuz (Grup Ses, Edit Akbayram, Küratör’ün %50’si, vs, vs, vs) en son derlemesiyle karşımızda. Bu sefer diğerlerinden çok daha deneysel bir çalışma, deneysellik hem parçaların kendilerine ait bir özellik , hem de miksaj tekniği ile de ilgili. Aynı anda bir kaç parça birden üstüste çalabiliyor, dolayısı ile tam bir liste ve sıralama vermemiz zor, ama yine de deneyelim:
Bülent Arel, İlhan Mimaroğlu, Merih 2000, Gökçen Kaynatan, Murat Ses, Metin Alatlı, Okay Temiz, Erkin Koray, Barış Manço, Fikret Kızılok, 21. Peron.
Koray K.- Memleketten Denemeler
Buradan da indirebilirsiniz. İndirme linklerimizi şimdilik iptal ettik
Tekatış siteler dünyasını araştırırken bugün Oktay’ın -o Oktay ki, eski HBR ve Şebek okurları “Okican derdinde” isimli süper komik sayfasını hatırlayabilirler- tavsiyesiyle Küçük Google isimli absürdlüğe denk geldim. Dava konusu olmadan bakın, ya da bakmazsanız da çok büyük bir kayıp sayılmaz. Malum cuma cuma blog boş kalmasın.
Bugün daha çok uzun zamandır ziyaret etmeyi ihmal ettiğim Bibliodyssey’de bulduğum harikalardan gidiyoruz. Bu senenin 2 Ocak’ında ölen ünlü (Olivetti için taşınabilir daktiloyu icat etmiş olmasına rağmen benim daha önce hiç duymadığım) İtalyan post-modern tasarımcı Ettore Sottsass’ın uzayda yaşam için hayal ettiği çeşit çeşit “Fantastic Planet” havalı üniteler, geçmişteki gelecek algısını irdelemeyi vazife bilen bizim için biçilmiş kaftan.
“Yeni Anıt”, bugün Facebook’un “Türkiye’de görülen sokak sanatı” grubunda gezerken denk geldiğim, sanatçının kim olduğu yazılmadığı için daha geniş bilgi edinemediğim bir kavram. Bilindik grafiti formlarını, Türk heykel klişesi üzerinden yorumlaması ilginç geldi, muhakkak dünyada da benzerleri vardır, biliyorsanız paylaşınız.
Geçtiğimiz aylarda Bibliodyssey’de bulup Etrafta’da yer verdiğimiz “Tehlikeli Sularda Balıkçılık” isimli harita, Türkiye’nin de “Hasta Adam” olarak resmedildiği 1. Dünya Savaşı öncesi dünyasına, Batı perspektifinden bir imaj çiziyordu.
Bugün ise bambaşka bir bakış açısıyla, daha yeni yeni modernleşip, emperyal güç olmaya başlayan Japonya’da üretilmiş bir harita ile karşı karşıya geliyoruz. Sembolizmi anlamak zaman zaman zorluyor, Almanya oklarla bayıltılmış bir yaban domuzu, İngiltere çirkin ve yırtıcı bir balık, İran, uyuyan kaplan Türkiye’nin kıçını koklayan evcil bir kedi gibi.
Konuyla ilgili daha geniş tartışma, imajın yer aldığı Flickr sayfasında mevcut, özellikle Türkiye’nin niye hindi biçiminde resmedilmediği sorusu ana tartışmalardan biri. Daha büyük hali için üstteki resme tıktık.
Kimi zamanlar bu cins ders, nasihat veren çalışmalara rastlıyoruz. Esasında rastlamasak daha iyi sanırım. Çoğunlukla izlediğim herşeyin gerçekliğine sorgusuz sualsiz inanmam beni etkiye açık bırakıyor, örneğin bu videoyu izledim ve evet New Wave diye birşey yokmuş, ok son derece mantıklı.
Ahmet İnsel de, geçtiğimiz Pazar, Radikal İki’deki “Gösteri ve Analiz” başlıklı yazısında içerik açısından tam olmasa da yöntem bakımından bunu anımsatan bazı konulardan bahsediyor:
“…Gösteri ve sanat alanlarında etkili ve başarılı olan izlenime dayalı ifade biçimi, insanları hiç beklemedikleri bir yerden vurarak bir an için etki sağlar. İzlenim, gösterinin ve sanatın etkili bir yöntemidir. “
ve de:
“…Postmodern dünya aynı zamanda bir gösteri toplumudur. Bu dünyada izlenim bilginin, parlak ve çarpıcı bir simge toplumsal eylemin yerini alır. Üstelik söylediği sözün şehvetine kapılıp kendi sesinin yankısına hayran olan ve bu nedenle ister istemez bir müddet sonra başları dönen insanların kanaat önderliğine soyunmasıyla, postmodern dünyanın kolaycılığı, gösteri toplumununun simge fetişizmiyle birleşip kulağa ve göze hoş gelen ama bilgiyi yoksullaştıran bir güzelliğe bürünür.”
Bu fikirlerin sadece politikayla ilgili olduğunu sanmıyorum, ya da belki politika aslında herşeyle ilgilidir.
Türkiye dünyada muhafazakarlaşan tek yer değil: Londra’da da bu hafta metroda içki içmek yasaklandı. Tabii daha önceden serbest olması zaten bize çok uzak bir durum ama sadede gelmek gerekirse, Londralılar metroda düzenledikleri büyük bir veda partisiyle bu yasağa merhaba dediler.
Anladığım kadarıyla güzel başlayan olay bi süre sonra “tatlı-sert” diyebileceğimiz aşağıdaki şekle gelmiş:
Ve şu şekilde noktalanmış:
Muhafazakar Daily Telegraph haliyle gençlere kızmış, The Guardian muhafazakar Boris Johnson ve yerel yönetimi suçlamış.
Sanki biz çocukken Batı daha bir batıdaydı gibi birşeyler düşündüm kendi kendime.
Alanya’nın Demirtaş Beldesi Belediye Başkanı Mustafa Karagöz, seçildiğinden bu yana geçen 8 aylık süreyi değerlendirirken, ‘Kısa dönemde içersinde bir çok projeye imza attık’ dedi.
AKP Demirtaş Belde Teşkilatı Yönetim Kurulu haftalık toplantısınıda konuşan Demirtaş Belediye Başkanı Mustafa Karagöz, şunları söyledi:
‘Bizler 8 ay önce göreve geldik. Geldiğimiz zaman belediyede çay içecek bardak dahi yoktu. Kamu kurum ve kuruluşlarından ve şahsı kişilerin hergün alacak için geldikleri belediyeyi bu durumdan kurtardık. Eski borçları dondurduk. Çünkü ödeme imkanımız yok. 28 Mart 2004 seçimlerinden sonra belediyenin ne bir kamu kurumuna, ne de bir özel şahsa bir kuruş bile borcu yok.’
PTT’ye ve Muhtarlar Odası’na bina tahsis ettiklerini bildiren Karagöz, şunları anlattı:’Dikmetaş Yaylası’nda içme suyu deposu ve şebekesi yaptık. Demirtaş merkeze 2 tane sulama sondajı gerçekleştirdik. Çalışmalarımız aralıksız devam ediyor.
Fotoğraf: Berat Çokal‘ın Etrafta için seçkisinden: Turgut Özal ve video yalanları.
Geçtiğimiz günlerde YouTube’a bağlantı sağlıyor diye verdiğimiz OpenDNS sunucularının da artık işe yaramadığını fark ettim. Yani hem bu servisi toptan yasaklayacak kadar barbar ve cahil, hem de buraya bağlanmanın mümkün olduğu her yeri tespit edip hortumu kesecek kadar cevval ve azimli bir sistem-düzen-yapı ile karşı karşıya olduğumuz apaçık ortada. Çözüm önerisi olan?
Dün burada buldum. Irak’taki günlük hayat üzerine bir belgesel serisi, en ilginç sahnelerinden birisi Irak’ta bir camii imamının “oh mommy blue oo mommy blue” ve “she’s a lady”den parçalar okuduğu bölüm. Irak’ta yaşamak kadar anlamanın da zorluğunu düşük bir oryantalizm düzeyiyle sunması bakımından fena olmayan bir çalışma.
Youtube’a ulaşmak için opendns.com adresindeki talimatları yerine getirmenizi şiddetle öneririz.
9000 yıllık uykusundan uyanıp, patlarken yıldırımlar çaktıran, kül, alev, duman, ölüm saçan Şili’nin Chaiten Volkan’ı, her ne kadar özel efekt gibi dursa da, yaşadığımız herşeyden daha gerçek. Imajları BLDGBLOG‘dan çaldık.
Engin’den pazar akşamı Etrafta için bir fotoğraf serisi yapmasını rica etmiştim, hemen pazar günü inanılmaz hızlı biçimde yukarıdaki “Gerçek” isimli derlemeyi gönderdi. Engin’in “Gerçek”i, kavramsal laf ebeliği bir yana, insana güçlü bir “gerçeğe şahit oluyormuş” (şehadet?) hissi veriyor. (şahitlik hissi demişken Banu Cennetoğlu’nun “False Witness” isimli fotoğraf albümünü de binanaleyh şiddetle tavsiye ederim)
Engin’in kendi sitesine buradan gidebiliyorsunuz. Orada da “Gentrification” (Mutenalaş(tır?)ma) isimli seriyi çok etkileyici buldum.