






Tekirdağ’a bağlı Kıyıköy’deki bu yarı bitmiş evler, sakın yanlış anlamayın gecekondu değil, İstanbul’dan gelen yoğun emlak talebinin itkisiyle son bir senede ortaya çıkan yazlık villalar. Neredeyse hepsinin içinde, alt katlarda yerli aileler yaşıyor, sonradan ekledikleri üst katları ise ya satıyorlar, ya da pansiyon olarak kullandırıyorlar. Kuzey Trakya’nın Bulgaristan sınırına çok yakın, doğal güzellikler açısından inanılmaz şanslı bu bölgesi, genişleyen ‘Megakent’in iki buçuk saat uzaklığında, üstelik 3. köprünün de geçmesi beklenen ekspres güzergaha da yakınlığıyla -zamanında Silivri ya da Kumburgaz’da olduğu gibi- rant savaşının en yeni cephesi. Savaş o kadar ilerlemiş ki, yol üzerindeki Saray beldesinden geçerken “İstanbullular duymadan gelin evinizi hemen bu fiyatlardan alın” yazan bir bilborda bile rastladık.
Bölge çoğunlukla sit alanı, sanırım surların içerisindeki bölgeye çivi çakmak dahi yasak. Bu gördüğümüz evler kasabayı çeviren surların hemen dışında, ve yüzlercesi bir tepenin üstünden aşağı akıyor. İnşaatlarda acele edilmesinin ve herkesin yarım sıvalı evlerde yaşamayı kabullenmesinin ardında, mevzuatın değişmesi ve bu bölgeye de imar yasağı gelmesi yolundaki korkuların etkin olduğunu sanıyorum.
Biz de geçtiğimiz hafta bu yarım sıvalı yerlerden, alt katında sahiplerinin yaşadığı, üst katımızın ise yarım bırakılmış boş bir inşaat olduğu ‘Aşkım Can Pansiyon’da konakladık. Evsahibimiz olan çok tatlı ve hiperaktif Trakyalı hanım, her müşteriden aldığı parayla inşaatı bir parça ilerlettiğini söyledi. Altyapı sıfır olduğu, doğalgaz vs. gibi hizmetlerin ise bu bölgeye yakında gelmesi söz konusu olmadığı için, odunlu kaloriferle ısınan odamızın pembe duvarlarına bakarak güzel bir uyku çektik.

Bu kapağı bugün Metehan Özcan’ın facebook sayfasında gördüm. Biraz araştırınca 1964 yılında, Türkiye Ticaret Odası tarafından basılmış bir anti-komünist propaganda kitapçığı olduğu ortaya çıktı. Yazarı ise Fred Schwarz. Genelde bu tip kitapları, bir takım derneklerin (STK’ların) işe aldığı hayalet yazarlar, takma isimlerle yazdığından, böyle bir adamın var olup olmadığını merak ettim. Küçük bir Google araştırması Fred Schwarz’ın gelmiş geçmiş en ateşli anti-komünistlerden olduğunu gösterdi. Komünizme Karşı Hıristiyan Haçlı Seferi isimli organizasyonun Avustralyalı kurucusu, geçen seneki ölümüne kadar Amerikan rüyasının yılmaz bekçisi olarak savaşmış.
Böyle bir kitapla karşılaşınca, geçmiş zaman dertlerinin yabancılığına, çoğu zaman naifliğine karşı yüzümde beliren müstehzi ifade ve ona eşlik eden dalgacı ruh durumunu aşabilirsem, ve biraz ciddiyete dönebilirsem aklıma envai çeşit soru geliyor. Soğuk savaşın bu ehlikeli silahını o zamanlar kimler okudu, kimler kime okuttu. Nerelerde dağıtıldı?
Peki STK’ların, -politik spektrumun hangi kanadından olursa olsun- bastığı yayınlar gerçekten tarafsız ve dengeliymiş gibi kabul edilebilir mi? 40 yıl önce en tehlikeli görünen, beyin yıkayan, endoktrine eden metinler, bir gün kitsch manzumeleri olmaya mahkum mu yoksa?

Bu haftanın karışık durumları içerisinde, bir diğer yakın arkadaşımızın açtığı sergiyi duyurmayı unuttuk. Ana Pop ikonamızın yaratıcısı Özlem Ölçer, Flamm’da 31 Mart’a kadar sürecek “Hal Bu Ki” isimli bir sergi açtı.

Özlem’in bazı işlerini çok beğeniyorum, çok beğenmediklerimi de sempatik buluyorum. Bir parça seksist bir yorum olabilir ama, bu işlerin özellikle kızların çok hoşuna gideceğini düşünüyorum.

Az önce gencecik bir ahbabımızın ölüm haberini aldım. Nursel Kaymaz onu tanıyan herkes hemfikir olacaktır ki, çok özel, çok farklı bir insandı. Söylenecek fazla şey yok. Hepimizin başı sağolsun.


Yıllar önce “Beden-işlemsel sanat festivali” olarak tanıdığımız amber, anladığımız kadarıyla 26 Şubat’ta, Bankalar Caddesi’nde “amberPlatform“ adıyla bir kalıcı mekan açıyor. amber’in yüksek teknoloji, sanat ve deneysel öğrenirken eğlenmelerin kesiştiği noktadaki etkinlikleri hep son derece ilginç olmuştur. Özellikle ne teknoloji ne güncellik adına bir yere oturtamadığım “Techne” etkinliklerine kıyasla geçtiğimiz 4 yılda çok büyük atılım yapıldığını söylemek gerek.

Yeni mekanın ise açılış sergisinde işleri sergilenecek sanatçılar Payman Abbasian, Lenka Klimesova ve beni facia bir öğrenci olduğum halde her seferinde derslerden geçiren hocam Ekmel Ertan olarak gözüküyor. Ayrıca Korhan Erel ve Şevket Akıncı’nın doğaçlama performansı da açılışta karşılaşacağımız bir diğer etkinlik. ’amber’in fikir babalarından Ertan’ın sanırım iki önceki amber’de televizyonun içinden karşıdaki televizyonun kanalını değiştirdiği işi özellikle çok eğlenceliydi. Bu seferkini kaçırmayalım.
Dedikten sonra yüksek teknoloji gerektiren tüm işlerin yurdumuzda öyle ya da böyle bir şekilde hep aksaklığa yataklık ettiğini de görmezden gelemiyorum. Bu defa sanırım İstanbul 2010 Ajansı iletişim servisinin bir arızası söz konusu, dolayısıyla amberPlatform’un 2.3 megabaytlık e-postasını 1 saat içerisinde 11 12 13 kere aldık.


2010 Vancouver Kış Olimpiyatları’nın sevimli maskotları, deniz ayısı Miga, kocaayak Quatchi, dağların ruhu Sumi ve çocukların yakın dostu ayı Pedo! Hepsi de bu yılki organizasyonun kavramsal altyapısına uygun, spor sevgisini çocuklara erken yaşta kazandırmaya, sportmenlik ruhunu genç zihinlere anlayabilecekleri biçimde sokmaya yönelik pazarlama araçları.
…Da aslında bu tabloda bir işler dönüyor. Resmin sağında ayakta duran kahverengi ayıcık “Pedo” aslında internet çöplüğünün en karanlık dehlizlerinden anonim paylaşım ağı ‘4Chan‘dan türemiş (onlar da taklit ettikleri orijinal Japon sitesi ‘2Chan’dan apartmışlar) bir alt kültür fenomeni, bir ‘mem’. Pedofili karşıtı bir Japon kampanyasının maskotu olan ‘Safety Bear’in bastardize edilip, çeşitli kontekstlerde sapık çağrışımlar yaratmakta kullanılan bir versiyonu da denebilir.

Bir hacker yuvası olan ‘4Chan’in kullanıcıları Pedobear’i monte ederek, normalde etik açıdan sorunsuz gözüken imajlara tehlikeli erotik imalar ekliyorlar. Bunun sebebi de sanırım özellikle internet üzerinde ifade özgürlüğü ve gizliliğin kısıtlanmasının temel aracı olarak pedofilinin kullanılıyor olması. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Olayın geldiği en inanılmaz nokta, Polonya’nın muteber gazetelerinden Olsztynska‘da, -muhtemelen bir google’da arama kazası sonucu- bu alttaki resmin yayınlanıp, Pedo’nun olimpik maskot olarak resmiyet kazanması.

“Gowno..!”
Neyse aslında burada paylaşmak istediğim tam olarak bu internet, sansür, monte, yazılı basın internete karşı vs. mevzuları değil. Daha güzeli aslında Pedobear’in o yukarıdaki spor ikonografisine cuk oturduğunu düşünmem.
Spor bize, ezelden beridir insani gelişmenin şahikası, beden ve ruh terbiyesinin en muazzam noktası, bireyin idealizasyonun tepesine erdiği o zirve olarak öğretilmiş, belletilmiştir. Biz de bu olguyu neredeyse hiç sorgulamadan kabul eder, sporcuları baştacı eyler, göklere çıkarırız. Sadece mevcutlar değil, emekli sporcular da ekseriyetle toplumda saygın bir yer edinir, televizyon şahsiyeti, işadamı, milletvekili ve hatta imparator olur.

Başarısını gizlice seks’e tahvil ediyordu.
Mesela Tiger Woods’u ele alalım: kendisi, dünyanın en elitist ve hatta ırkçı sporlarından golf’ün ilk siyah şampiyonu olması sebebiyle, sanırım son 10 yılda en çok idealize edilen sporcuların başında gelir(di). Keskin zekası, müthiş yeteneği ve sempatik kişiliği ile sahip olduğu milyar dolarlık serveti, güzel karısını ve kusursuz görünen hayatını hakettiği konusunda herkes hemfikirdi. O ideal bir insandı: ghettolarda yaşayan siyah gençlerin gangsterler ve crack satıcıları yerine örnek alması gereken rol modeli.
Sonra bir kavga sonrası yaptığı trafik kazası (bir nevi Susurluk) ile tüm bu tablo altüst oldu. Woods, eşini aldatıyor, evliliği çatırdıyordu. Hatta daha da korkuncu Woods aslında seks bağımlısı bir hastaydı. Libidosu kontrolden çıkmış, yüzlerce kadınla yatmakla kalmamış, her önüne geleni taciz eder bir hale gelmişti. Derhal tüm sponsorluk anlaşmaları iptal edildi, hakkında yüzlerce kötü haber yapıldı, unutulmuş tanıklar bulundu, kitaplar yayınlandı.
Daha ekstrem bir örnek ise, zamanında Amerika’da, sempatik ve nüktedan halleri ve ZAZ filmlerinde oynadığı sarsak karakterlerle tanınan milyonların sevgilisi yıldız Amerikan futbolu oyuncusu OJ Simpson’un, eski karısı ve onun müstakbel sevgilisini, tahayyüle sığabilecek en vahşi ve kanlı biçimde öldürmekten yakalandığı, ancak dünyanın gelmiş geçmiş en pahalı avukat ekibi (şu anda TV yıldızı olan Kim Kardashian’ın babası Robert Kardashian önderliğinde) , ve o ekibin polis ve savcılığa yönelttiği, basın destekli ırkçılık karşı-suçlamaları (maktüllerin ikisi de beyaz, Simpson siyahtı) sayesinde yırttığı tarihi vak’adır.

Gökdeniz Karadeniz ahlaki açıdan gri sahalarda.
Ahlaki çöküntüde olmak için illaki seri katilliğe bulaşmaya gerek yok elbette. İtalyan ligini 2 sene önce altüst eden ve en büyük takımların küme düşürülmesi ile (ve sonra babacan biçimde affedilmeleriyle) sonuçlanan skandal, memlekette Daum’un kokain, Gökdeniz’in bahis, Colin Kazım’ın hızla derdest edilmesini sağlayan şike, Ersun Yanal’ın teşvik primi, Hakan Şükür’ün tarikat; tamam hadi profesyonel sporları geçelim ne de olsa daha ziyade para ilişkilerinin odağı kitlesel şov ürünüdürler, ex milli gururumuz Süreyya Ayhan’ın ve güreş milli takımımızın, olimpik rekortmen Ben Johnson’dan Phelps’e, rahmetli Griffith Joyner’e doping iddiaları, meşhur İngiliz kürek takımlarında ırkçılık, milli takım kaptanlarının grup seks, kumar mevzuları, adam vurdurtmalar, müsabakalarda kadın kategorisinde yarışan erkekler, alkollü yakalanan Formula 1 pilotları, eski kokainmanlar, mevcut kokainmanlar… Başka bir yerde, dalda ve şekilde olsa kellelerin uçacağı durumlar, ufak bir kabahat işlemiş bir çocuğa yalandan ceza verir gibi; hatta aynı krize giren Amerikan bankalarının batmaya bırakılamadığı gibi (‘too big to fail’ felsefesi) geçiştirilir, biz de önümüzdeki maçlara bakarız.
Sanırım bir annenin yerlere göklere sığdıramadığı çocuklarının kusurlarını görmezden gelmesi gibi, biz de bir toplu sanrı geçirir halde, insanlık durumunun etik açıdan neredeyse en kokusu çıkmış kolu olan spor endüstrisinin boktanlığını gözardı ediyoruz. Daha küçük yaşta, kazanmanın tek seçenek olduğu, ve rakipleri yenmenin tek asil ve etik amaç olduğu fikriyle beyinleri yıkanmış; kız ya da erkek olsun, testosteronla hem kasları hem egoları şişirilmiş; para ve iktidar ile gerdeğe sokulmuş çocukların, o para ve iktidar sahiplerinin elinde, eğlence endüstrisi emtiasına tahvil edildiği bir sistemden zaten niçin zeki, çevik ve ahlaklı ideal bireyi tarif etmesini bekliyoruz? Olimpiyatları niçin desteklemeliyiz, çocuklara spor sevgisini niçin aşılamalıyız ki? Hırslı, rekabetçi, özel hayatının derinliklerinde karısını döven, aldatan, istatistiksel olarak asla yakalayamayacağı belli en yıldız sporcularla şahsını kıyasladığında kendini gerçekleştirememiş -ve amerikan spor filmlerindeki ideal biçimde gerçekleştirmesi de mümkün olmayan- egosu yüzünden aşağılık kompleksi sahibi, velhasıl komplekslerini uyuşturucu, alkol, kumar batağında unutmaya çabalayan insanlara çok mu ihtiyacımız var?
Ben şahsen çocuğum olursa spora değil gitar dersine göndermeyi tercih ederim, en azından bir müzisyenden beklenebileceği üzere esrar ve kokaini ikiyüzlü ahlaki standartlara maruz kalmadan tüketebilir, seks alemlerine gocunmadan dalabilir, kendini mahvederek tarihe geçebilir. En önemlisi bunları kendine dürüst biçimde rahat bir vicdanla yapabilir.
