


Muğla yolunda bir lokanta sahibinin yaptığı naif sanat işleri. (Sanat denebilir mi konusuna girmeyeceğim) Ayşe Ebru Tümer çekmiş.



Muğla yolunda bir lokanta sahibinin yaptığı naif sanat işleri. (Sanat denebilir mi konusuna girmeyeceğim) Ayşe Ebru Tümer çekmiş.
Circlesquare – Fight Sounds Pt.1 from Bienvenido Cruz on Vimeo.
Bir Joy Division estetiği, bir shoegazing ağırbaşlılığı, bir dubstep coşkusu, bir Depeche Mode uyuzluğu, ordan burdan şurdan, işte yeni müzik.
Amerikan tasarım kültürünün efsanevi figürleri Eames’ler tarafından tasarlanıp çekilmiş bu Polaroid reklamını izlediğimde, sanki geçmişte şirketlerin kar hırsı yerine saf toplumsal ilerleme için çalıştığı, tasarımın gerçekten gerçek insanların hayatlarını kolaylaştırmak / güzelleştirmek için yapıldığı, daha iyi niyetli, zeki, kültürlü, sevecen ve adil bir dönem yaşandığı sanrısına kapıldım. Ama daha önce Beatles’ın (Beatles’la pek alakalı olmamama rağmen) 30. yıl özel 10 cdlik seti reklamında gözyaşı döken birisi olarak geçmiş konusunda kaale alınacak insan değilim.
Öte yandan, bu konuda yalnız da değilim, hatta oldukça sıradanım sanırım çünkü post-modem toplumun tıpkı-basacak seri üretecek ve formülize edecek taze mala (kültür ürününe) ihtiyacı olduğunda ilk sığındığı kucak da retro velhasıl.
Pop felsefe yaptığım zaman yarı cahilliğimin su yüzüne çıktığını hissediyorum ama biraz daha atıp tutacağım korkarım; çok da hakir görmemek lazım retronun altında yatan mantığı, kendine referans vererek büyümek, evrende her nevi evrimsel varoluşun 2 temel motorundan biri (diğeri de mutasyon tabi). Kültür de zamana yayılmış bir evrimsel süreç olduğu için kimi zaman ilerlemeci-mutasyonvari eğilimler etkili oluyor kimi zaman da retro-yeniden üretimci güçler.
Kültürel akımların klasik-gotik-neoklasik-romantik-modern-postmodern şeklinde lineer dizilişi bana hep içgüdüsel biçimde (yazar, yazdığı konuda ahkam kesmek için gerekli literatürü okumadığını, boş beleş olduğunu itiraf ediyor) bir çift-kutuplu sinüsoid dalgalanmayı anımsatıyor.
Olmayan yerde örüntü (pattern) görmediğimi varsayarsak, mevzubahis fenomen bambaşka bir seviyede, benim kişisel deneyimimle de örtüşüyor, büyüdüğüm dönem ve sonrasının müzik kültüründe de tezahür ediyor; yani 90′larda cyberpunkla beraber özgün olma iddiasındaki ilerlemeci elektronikalarda, Aphex Twin, Warp, Orbital, Prodigy ve drum’n bass akımlarında, techno ve sonrasında minimal müziklerde, hep pop müziği, dolayısıyla pop kültürü mutasyona uğratmaya çalışan bir itki varken, 2000′lerde geçerli müzik hep 60, 70 ve 80′lerde yaşandığı varsayılan bir müzikal altın çağa öykünüyor, kozmik disko’dan, elektrolara, hipster new york retro rock soundlarından, anadolu pop’a bir spektrumu yeniden ele almaya çalışıyor. Aynı olguyu sinemaya, modaya ve hatta siyasi yaşama bile uyarlamak mümkün sanırım.
Bu benim aklıma başka bir metaforu getiriyor. Büyümekte olan bir bebeğin, yürümeye ilk başladığı zaman keşif merakı ve güvenlik ihtiyacı arasında yine bi-polar biçimde gidip geldiğini anlatan; ve sağlıklı bir zihinsel gelişimin ancak çocuğun keşif yaptığı zaman diliminin hemen akabinde ebeveyn kucağında güvenliğe erişme şansını bulduğunda gerçekleştiğini ifade eden bir belgesel izlemiştim bir zaman. Acaba insan gruplarının toplu belleği / gerçeklik algısı olan kültür de, bir insan yavrusunun bellek ve zeka geliştirdiği prensiple mi işliyor, gelişiyor? Acaba kültüre pedagojik mi yaklaşmak lazım? Acaba ben arifi tarif mi ediyorum? Acaba herkes bu üstte yazdığım durumun farkında da bende jeton yeni mi düşüyor?