



Melodi Plak’ın Şiir Serisi’nden çıkan “Ölmek de Güzel Şey” Özer Bağdat’ın şiirlerinden oluşmakta. Seslendiren Semih Sergen, yönetim ve müzik uygulama ise Feridun Hürel‘e ait. Dinleyeceğiniz şiirin fon müziği JB’s – Theme From King Heroin
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Antalya Adliyesi’nin açılışında bir vatandaş, Başbakan Erdoğan’a yaklaşarak öpmek istedi. Buna izin vermeyen Erdoğan, “Eşim beni kendisinden başka kimsenin öpmesini istemiyor” dedi.
text: Hurriyet, imaj:tunctunctunc

‘Justice’in kültürel fenomenliği artık idrakımı tamamen aşan bir seviyeye erişti, en son bu mimarlar, grubun görsel kimliğinden ilham alarak “Justice Evi” tasarlamış. Öte yandan grubun Milli Vanilli benzeri karakteri canlı şovlarında kablosu çıkmış aletlerle çalıyormuş gibi yaptıkları zaman daha çok öne çıkıyor.
Britanya’da Justin Quinnell, Bristol’un en meşhur yapılarından Clifton köprüsünün tam 6 ay pozlayarak bir fotoğrafını çekmiş, resimde 6 ay boyunca güneşin yaptığı hareket çizgi çizgi görünüyor, müthiş etkileyici. Benzer teknikle daha önce başka bir sanatçı, Alman Michael Wesely, Berlin’deki Potsdam Meydanını 2 sene boyunca çekmiş, aynı sanatçının İstanbul ile ilgili bir işi daha var ama herhalde Almanca olmasından tam olarak anlayamadım, Babelfish’le çevirmeye kalkıştığımda o kadar saçma bir İngilizce metin çıktı ki vazgeçtim.
Öte yandan bu video, bugün Aynagöz’ün Google Reader’dan paylaştığı Today and Tomorrow adlı süper elit tekno minimal modernist tasarım sitesinden. Youtube’a giremeyenler başbakan kadar internet öğrense yeter.

Tekno modernin diğer bir kulvarında ise binlerce UFO dergisi kapağı var, çok çok fantastik şeyler çıkıyor arada.
Türkiye’de iyi şeyler ve kötü şeyler, bir sağ vuruyor bir sol vuruyor, sağı solu belli olmuyor. Örneğin bugün öğreniyoruz ki işkenceye karşı tüm karakollarda gözaltı ve sorguların kamera ile kaydedilmesi teklif edilmiş. Sonra da DTP Başkanı Ahmet Türk, Kürtler adına Süryani’lerden, son zamanlarda moda olduğu üzere özür dilemiş… Halil Berktay ise Taraf’taki yazısında milliyetçiliğin kökenine dair inanılmaz çözümlemelerde bulunmuş “Bir milletin korku ve nefret üzerinden (yani, reel veya hayalî acıları abartılıp, soyutlanıp, tek-yanlılaştırılıp, edebiyat, eğitim ve ordu aracılığıyla herkese “yaşatılarak”) inşası ile, gene aynı milletin düşmanlarını taklit yoluyla inşası arasında, ince bir bağlantı var. Korktuğumuz ve nefret ettiğimiz düşmanlarımızla mücadele, onları alt edebilmek için onlar gibi olma çabasını beraberinde getiriyor. Onun içindir ki, Balkan milliyetçilikleri kendi suretinde Türk milliyetçiliğini, Türk milliyetçiliği de kendi suretinde Kürt milliyetçiliğini yarattı. Gene onun içindir ki, Nazizm ve Yahudi soykırımı kendi suretinde İsrail’in amansızlığını, İsrail’in amansızlığı da kendi suretinde Filistin intikamcılığını, canlı bombalarını, Hamas’ı ve Hizbullah’ı yarattı.” Her kimliğin kendini ötekisi üzerinden tarif ettiğini düşünürken, bu yorum bazı kafa karışıklıklarımı giderdi diyebilirim.
Ve tabi olaylar gelişir.


Halihazırdaki fotoğraflarınızı montajlayıp vesikalık hazırlayabileceğiniz şablonlar. Google’da “vesikalık” yazıp arattığınızda görseller arasında çıkıyorlar…

Benzinci'de satılan Atatürk Baskılı Kravatlar
Renkli maymunların üzerine asılmış Atatürk baskılı karavatlar. Nerede bu devlet!? Yasaları uygulayacak kimse yok mu!? Ulu Önder’e yapılacak daha büyük bir hakaret var mı!? Suretini kravata basmışlar 3 kuruşa satıyorlar. Olacak iş değil. biri yetkililere haber versin!
Garip bir ülke ama bildik bir yöntem. Bazı konulardan bahsetmeyeceksin. Bazı güçleri sorgulamayacaksın. Aydınsan, sanatçıysan ya da en kötü düşünebilen bir insansan, Atatürk adını desturla anacaksın. Kutsal değerlerimiz, cumhuriyetin temelleri uğruna iletişim hakkından vaz geçeceksin. Üç beş yabancının arasında bulunduğunda totaliter bir rejime boyun eğen bir koyun olduğunu kabul edeceksin. Bunlar önemli. Eğer bu kurallara uyarsan Çin malı bezden maymunların arasına Atatürk baskılı kravatları sıkıştırır işini büyütürsün. Sen yeter ki saygıda kusur etme.
Türkiye’yi anlamaya çalışırken ilkokulda bize neler öğrettiklerini hatırlamaya çalışıyorum. Nasıl bir sistem yüklediler acaba, beynimizin hangi merkezlerine hangi felsefeyi gizlediler? Her sabah and içtik… Bayramlarda bağırarak şiir okuduk… Bu makbul bir şeydi mesela. Marşta, şiirde bağıracaktın. Törenlerde en çok bağırana pirim vardı. Sesim gür çıktığında Türklük gururum kabarırdı.
Sevdiğim bir Türkçe öğretmeni derse gelmeden önce, sadece espiri olsun diye tahtada “Ders:” bölümüne “Kürtçe” yazmıştım. Politik bir tavrım yoktu, hatta salakça ama Kürtçe’nin ne demek olduğunu bile bilmiyordum. Türk’ün “T”sini “K” yapınca komik duyuluyordu, hepsi bu. Öğretmene kendim gösterdim tahtada yazanı, “Bak ne komik yaptım değil mi?” diye. Adam resmen irkildi, “Onur başımızı derde sokarsın. Haydi kalkta sil şunu dedi.” Her hangi bir kızgınlık yoktu ama öylesine gerilmişti ki yanlış bir halt yediğimi anlamıştım.
Kim bilir bunun gibi kaç olayda ince ince korku nakşedildi kişiliğime. Evin kütüphanesinde Uğur Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabının kapağı kafamı karıştırırdı. (Bu kapakta bir er uniformasının yanında kendi boyunda bir çivit kalem durur, üstte Sakıncalı Piyade yazardı.) İçindekiler hakkında hiç bir fikrim olmasa da mesafeli hissederdim bu kapağa. Sonra… Ne bileyim, Marksizim kelimesini kullanacağım bir cümlem olmadı hiç o yaşlarda ama eğer olsaydı kullanmadan önce bir kere daha düşünürdüm. Bu tip bir sürü hatıra çıkarmak mümkün.
Geleneklerin iyi olduğu, örf ve adetlerimize sahip çıkmamız gerektiği öğretildi bize. Milli eğitimin temel öğretilerinden bir tanesinin bu olduğunu şimdilerde açıkça görüyorum. Bu öğreti olmasaydı muhtemelen ülkede bu gün süren düzen mümkün olmayacaktı. Örfüne adetine sahip çık, büyüklerini say, küçüklerini sev, ülken için öl. Fazla konuşma.
Devlet bizde bir tür aile büyüğü gibi. Ondan korkman gerek. Densizlik, terbiyesizlik edersen devlet gelir çeker kulağını. Bak YouTube’a. Atatürk’e dil uzattı, bir günde kestiler sesini.
HADİ CANIM!!! Kimin umurunda Atatürk. Yasaklayan mercilerin Atatürk adına hislendiğini hiç sanmıyorum. Hem de hiç. Mevcut yönetimimiz ülkenin matrixini öyle güzel çözmüş, öyle güzel kullanıyor ki. Nasıl mı? Mesela böyle bir yasağı sadece Atatürk’ün ardına sığınarak getirebileceklerini çözmüşler. Bir yasak koyacaksan Ata’dan alacaksın desteği bak kimsenin sesi çıkıyor mu?
Olacak iş değil. Peki işin aslı ne? Yapılacak en büyük hata bu düşünce kesmini aptal ve cahil kabul etmek. YouTube bir metodun bir adımı. Yeni bir şey değil, bildiğimiz yöntem. İçimize bir korku sindirmek. “YouTube’u kapadım seni bin kere kaparım” demek. “Konuşmadan önce bir kere daha düşüneceksin” demek. “70 Milyon nufuslu bir ülkede tek tek herkesin dediğini kontrol edemem, bu baskı sistemi geçen yüzyılda kaldı. Artık herkes kendi konuştuğunu ölçüp biçecek, ona göre laf edecek” demek.
Yasaklar kulaktan kulağa dolaşır. Fikirini yazan bir insan sözüne “Şimdi Etrafta’yı kapattıran kişi olmak istemiyorum ama…” diye başlar. Sonra bunu okuyanlar, konuşmadan önce “Aman mahkemelik olmayayım” demeyi öğrenirler. Bir enfeksiyon gibi yayılır bu tavır. Yasak işe yaramış, bir korku olarak gönüllerde yerini almış, sisteme hizmet etmektedir artık. Bu telefon dinlemeler, bu cinayetler, bu hapisler hepsi senin kendi kendine çeneni kapatman, şuraya buraya yazacak bir düşüncen varsa yazmaman, konuşmaktan korkman için. Bu metodda her vatandaş korkusunu komşusuna bulaştırmakla mesul. Böyle dönüyor OTO-SANSÜR çarkları. Aslında bu yazı bile bir yandan sistemi çözümlerken diğer yandan baskının varlığını onaylıyor. Sansüre hizmet ediyor.
İşte bu yüzden, korkuyu bulaştırmamak için, korkumu dile getirmeyecek kadarcık bir duruşa sahip olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu günden ve bu yazıdan itibaren, düşüncelerim için cezalandırılacağıma dair duyduğum endişeyi ve korkuyu hiç bir zaman dile getirmeyeceğim.