The Economist dergisinde yayınlanan bir yazı, niçin dünyanın her yerindeki bütün süpermarketlerin aşağı yukarı aynı mimariye, koridor düzenine ve ürün sıralamasına sahip olduğunu anneye anlatır gibi anlatıyor. ”Dekompresyon bölgesi” diye bir şeyin varlığı bile olayın geldiği bilim-kurgu noktasını ifade etmekte yetersiz kalıyor.
O kadar çirkin ki güzel, “cock” – horoz , “pussy” – tavuk. Bu video bi zamandır dünyaya yayılıp semiren Fransız prodüksiyon ekürisi Partizan’ın işi.
“Ekonomi kelimesinin önünde ister sanayi ister bilgi olsun, kapitalizmin işleyiş mantığı üretim araçlarının özel mülkiyetine, artık-değerin yaratılmasına ve bu artık-değerin sermaye birikimine dönüşmesine dayanmaktadır. Bilgi ekonomisinde sistemin mantığı değişmemekle birlikte sermaye birikimi “bilgi birikimine” ve bilgi “kapitalistin sermayesi” haline dönüşmüştür.[...]“ “Enformasyon Emperyalizmi: Bilgi Ekonomisi” – Rana Adaçay… Bu şununla da örtüşüyor olabilir, ya da örtüşmeyebilir.
Bugünkü Radikal şöyle diyor:“Oyundaki bir karakterin Alevi olduğuna vurgu yapıldığı gerekçesiyle bazı çevrelerin tepkisini çeken “Yedi Tepeli Aşk” adlı oyunun gösterimine İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından ara verildi.” Çok kendimizi üzmeye sıkmaya gerek yok çünkü Fransız sinema endüstrisi de ırkçı çıkmış.
Çizgilerini çok beğendiğim Uykusuz‘un baba karikatüristlerinden Emrah Ablak, İzmirli Pop-punk grubu L.e.s.s için çeşitli videolar yapmış, son derece iddiasız ve samimi, müzikler de sade ve dinlenebilir, genel olarak özentilik kokmayan hoş işler olmuş. Videoları Emrah Ablak’ın Uykusuz’daki blogunda buldum.
‘The Süleyman Demirel Airport and Suleyman Demirel University, both of which are in Isparta are named after him. So are the Süleyman Demirel Stadium in Antalya and Süleyman Demirel Medical Centre of Ataturk University in Erzurum. There are also two important main streets named after him one in İstanbul and the other in Muğla”
Letonyalı fotoğrafçı Ivars Gravlejs, bir arkadaşlık / sosyal ağ sitesi olan ‘Draugiem‘deki kullanıcı profillerinden, ülkesi gençlerinin batılılaşma, liberalizm ve Avrupa’ya entregrasyon sonrası sosyal topografisini göz önüne çıkartacak fotoğraflar seçip, bunları sitesinde bir seri olarak yayınlıyor. Bu buluntu fotoğraflar, hem bu fotoğrafları web profillerine koyan insanların kendi varoluşlarını nasıl görselleştirdiğini, hem de kaymış kültürel kodların ve tüketim nesnelerinin kimlik arayışı içerisinde nasıl yeni anlamlar kazandığını, sanatçının diğer işlerinde de gördüğümüz ironik ve mizahi üslupla dünya meraklılarına açıyor.
Barış Aktınmaz bu fotoğrafları etrafta için derledi.
Ne zaman yöresel bir belgeselimizde Keçecilik, Karagözcülük veya benzeri konulardan bahsedilse, işin sonu hep geleneksel el sanatlarımızın makus kaderine ve kaybolan zavallı değerlerimize bağlanır. Geçen gün okuduğum bu Punch & Judy yazısı da bu makus kaderi paylaşması gerekirken tam tersi, zaman içinde kaybolmaktan kurtarılmış bir gelenekle ilgili.
Punch & Judy İngilizliği ile ünlü, içerdiği yüksek dozda domestik şiddet ve bayağı esprileriyle Simpsons’ın 18. yy kukla şovu versiyonu. BBC’deki yazı da özetle Playstation çağına karşı bir kukla geleneği olarak Punch & Judy’nin nasıl hayatta kaldığı ve “profesör” denen kuklacıların değişen zaman ve şartlarla birlikte örneğin cellat gibi tedavülden kalkmış ögeleri temsil eden kuklaların artık oynatılmaması gibi değişimlerle oyunu temel niteliklerini kaybettirmeden nasıl güncel kıldıklarıyla ilgili.
Siyasi ve sosyal yaşamda olduğu gibi geleneksel değerlerimize karşı da bu kadar aşırı korumacı bir tutum içinde olmasaydık belki bizde de aynı evrimleşme yaşanabilirdi. İnsandan ve yaşanırlıktan kopan geleneklerin dökme suyla hayatta kalmalarını beklemekle, koruduğumuzu düşündüğümüz geleneklere büsbütün haksızlık ettiğimizi düşünüyorum.