Küçüktüm, amcam Londra’dan bir kitap getirdi bir gün. Dedi ki: Al bu senin. Açtım içini, inanamadım gözlerime. En uzun bıyıklı adam, en büyük pasta, en küçük bisiklet ve daha niceleri bu kitabın içinde. Dedim: Adı ne bu kitabın? Dedi: Güneş Rekorlar Kitabı.

Bizden de çıkar arada dünyanın en uzun urfa kebabını yaptım uğruna başvuran ve başvurusu reddedilen bu rekorlar aleminde. Benim asıl ilgimi çeken ‘Karakterler’ bu yarışın içinde. Bir kaç ay önce tekrar çıktı bunlar karşıma. Bu seferki dünyanın en büyük ve dünyanın en küçük adamı idi yanyana. Giydirmişler, kuşandırmışlar adam ile adamcığı, poz verdirmişler basına, yapmışlar 2009′un reklamını.

Yine aynı adamcığı bir hafta sonra dünyanın en uzun bacaklı kadını ile çekmişler altalta, üstüste, al sana en baba kampanya. Bu işler hep şu en başta bahsettiğim kitapsız kitabın işi. Aslında adamın, kadının kim olduğunun bir önemi yok bu kitapçılar için. Küçük ya da büyük olmaları yeterli, onun dışında ‘tısss’ bu garip insanlar, ölürler giderler haberin bile olmaz. Alan, satan ve buna bakan memnun diyeceksiniz. Ama öyle değil bu işler işte. En azından eskiden öyle değilmiş, bir ağırlığı bir adabı varmış garip insan olmanın.

Dedik ya alan memnun satan memnun. Gavur dedelerimiz ‘Freak SHOW’ dedikleri durumlar yaratmışlar 1900′lerde. Toplamışlar ‘Doğanın Hataları’ dedikleri bu insanları. Çıkartmışlar sahneye, kendilerini ifade şansı vermişler kurdukları ortamlar ile. Çıkmak istemeyen de çıkmamış şova, oturmuş evde. Yani kandırmamışlar 3 kuruşa çık dur orda diye. Gerçi yeri gelmiş halk bunları ‘şeytan’ demiş taşlamış ama yinede ‘Freak Show’ lar iş imkanı sunmuşlar sokağa çıkamayan bu insanlara. Diyeceksiniz ki ne farkı var bizim kitaptan bu şovun. Şöyle ki; Çıkıp yorum yapınca, bir türkü patlatınca, ya da bir anı anlatınca, ya da bir rol kapınca, önemi ve enteresanlığı artıyor bizden farklı olmanın. Kıskanıyorsun onu, ‘Yazııık’ diye bakmıyorsun adama, adamcığa, uzun bacağa. Uzun lafın kısası eskiden doğanın hatalarını mucizeye çeviriyorlarmış, şimdi ise maymun ediyorlar gibi geliyorlar bana.

tüm imajlar: google sağolsun
Koray’dan gelen postayla NTV-MSNBC’nin sitesinde yer alan ürkütücü haberi okudum. Evrim teorisyeni, Oxford Üniversitesi’nde zooloji profesörü olan Prof. Richard Dawkins’in sitesine “ERİŞİM MAHKEME KARARIYLA ENGELLENDİ”
Aslında okuduğum günlük haberlerin kaynağını kontrol etmek gibi bir alışkanlığım yok. Nedense bir bakayım dedim. Gerçek. O anda inanmak istemedim muhtemelen. Böyle Zerrin Özer duygusallığında bir yazı yazıyorum ama aslında bu olay epeyce ürküttü beni. Birilerinin çıkıp çoktan bu duruma dur demiş olmasını isterdim. Ne yazık ki kimsenin elinden bir şey gelmiyor. Haberin devamından öğrendim: Zamanında Richard Dawkin’sin “Tanrı’nın yanılgısı adlı kitabını basan yayınevinin sahibi “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçunu işlediği iddiasıyla yargılanmış ve beraat etmiş.
Sansür’ün “Mahkeme kararıyla engellenmiştir” ekranını nerede görsem irkiliyorum. Midem bulanıyor. Utanmazca ekranımın ortasında kırmızı kalın Arial ile çıkan bu yazı bu sefer altında hiç bir açıklama olmaksızın çıkıyor karşımıza. Bakkalın “pirinç”, “detarjan” yazıp camına yapıştırdığı gibi birileri benim camıma “sansür” yapıştırıyor. Hangi mahkeme, hangi karar belli değil. Öyle bir karar olup olmadığından bile şüphe duyuyorum aslında. Ortadaki gerçek, okuma, öğrenme ve haber alma hakkımız engelleniyor.
Konuyla ilgili haberleri okurken Atatürk’ün gençliğe hitabesi çıktı karşıma.
“…memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.” diye bir bölümü var. Düşünüyorum da belki bu ülke sandığımızdan daha uzun süredir yaşıyor bu illeti.
500 sene önce matbaa yasaktı. Şimdi internet yasak. 30 yıl önce kitaplar yakılıyordu. Şimdi yakılmıyorsa yakacak kitap kalmadığındandır. Hep durumlar iyiye gidecek diye bekledik ama, 15 sene önce kitapları bıraktılar Sivas’ta aydınları yaktılar. Darbelerden fikrini idealini kurtarmis bir avuç adam kalmıştı onları da Madımak’ta temizlediler. Sahnedekiler bol bol değişti ama bu topraklarda iktidar her zaman aynı şeyi istedi. Kontrol. Aklı olan bir toplumu kontrol etmek güç bir meseleydi. Kısaca aklı ortadan kaldırmak gerekti.
Milletimiz ancak YouTube kapanınca huzursuzlanmaya başladı. Halk günlük kötü türk mizahı, laga luga ve boktan klip dozundan kesilince ilk kez “N’oldu ya?” diye sordu. Geçen hafta okuduğumuz ve bu yazının sebebi olan haberde ateist olduğu için bir bilim adamının sitesi kesildi. Daha neler olaacak kim bilir?
Bir şeyden eminim kimsenin umurunda değil. Birileri yasak koyarken okuduğum haberlerde konuyla ilgili tepkiler ekşi sözlük ve bir köşe yazısı çerçevesinde sunuluyor. Yani sokaklarda pankart açan, evlerde neler olup bittiğini anlamaya çalışan kimse yok. Oturduğumuz yerden yarıya kadar inmiş gözlerle izliyoruz her şeyi. Ne yapmak gerekir o da belli değil.