Rus gazetesi ‘Tvoi Den’ batı ile yaşanan krizi dünkü manşetine “TAK YOU!” kelimeleri ve bir ‘el hareketi’ ile taşıdı. ‘Tak’ kelimesi rusça olarak ‘hak etmek’ anlamında, ‘You’ ise ingilizce ’sen/siz’ anlamında kullanılmış. İmaj olarak kullanılan el hareketi ise Antik Roma zamanından gelen, batıda halen yaygın olarak kullanılan ve günmüzde artık evrenselleşmiş olan ‘S*ktir Git’ anlamına geliyor.
Haberde budan böyle ‘tek kutuplu’ dünya düzeninin artık sonuna gelindiği ve yeni bir döneme geçildiğinden bahsediliyor. Kosova ve KKTC’yi (dolaylı olarak da Türkiye’yi) de güncel duruma örnek gösteren metnin ingilizcesini ‘Google Translate’ kullanarak okuyabilirsiniz.
Arkadaşım Can Evrenol’un ‘Sandık’ adlı filmi 25 Ağustos’da Londra FILM4 FRIGHTFEST‘de gösterilen 10 kısa filmden biriydi. Biraz kan görmek isteyenler Sandık’ı www.canevrenol.com‘da seyredilebilirler.
Başkanlık seçim yarışının startı verildi, Obama’nın kazanmasını umuyoruz, “kazansa da birşey değişmezcilerden” değiliz, ufak nüansların bile çok önemli sonuçları olan birbirine bağlı bir dünyada McCain gibi Vietnam gazisi bir silah fetişisti yerine, gülmesini ve adam gibi konuşmasını bilen sakin bir Obama’yı tabiki tercih ediyoruz.
Bununla birlikte Obama’nın anketlerde gerilemesi söz konusu, bununla ilgili geçen gün (friendfeedde bir çözümleme yazdım. Malesef Amerikan medya punditleri (bizim köşe yazarları işte) Obamayla cicim ayını bitirdi. Obama popkültür ve magazin arasına sıkıştı, tişörtleri Che tişörtleri gibi satılıyor, “Yes, we can” ve “Change” gerçek anlamından koparıldı ve varolan sistem tarafından içi boş sloganlara dönüştürüldü ve sonuç olarak gerçek politik gücünün yerine ona ikonik bir güç verildi. O artık değişimin, umudun, güzel günlerin, barışın ikonu, ama tişörtlerde, posterlerde, pop ve rock sanatçılarının konserlerinde. Kısacası o da MTV jenerasyonuna satılan bir pop idolü haline geldi.
Sistemin alternatif olanı içine alma süresi bir hayli kısaldı, kısa bir süre önce Banksy’ye de olduğu gibi, Obama’da 1-2 sene içinde sisteme meze edildi, zamanında aynı şey Baskın Oran’ın ezberbozma muhabbeti ile olmuş ve insanlara gına getirilmişti. Şimdi bütün akbaba Hollywood yıldızları ve popçuların heryerde Obama propagandası yapması da eminim Orta-Batı Amerika’da adamdan nefret edilmesini sağlıyordur. Umarım Amerikalılar gerçekten değişimi, değişme pahasına getirmeyi başarır, çünkü genelde değişim isteyenler kendilerinin de değişmeleri gerektiğini görünce vazgeçebiliyor..
Fleshmap, 1000 şarkılık örneklem setinden, farklı tarzlarında şarkıların sözlerinde vücudun hangi organlarından bahsedildiğine dair bir istatistik çalışması. Çalışma kendi kendini anlatıyor ve hiphopun ilk sırada kıç çıkarması normal ama ikinci sırada kafa çıkması?
Japon metro adabı ile ilgili yazıyı okuyunca aklıma bir süredir İstanbul metrosunda gördüğüm posterler geldi. Fatih Aksular adlı kişinin hazırladığı posterlerin bazılarının anlamsız/anlaşılmaz bazılarının ise özellikle çocuklar için oldukça korkunç olduğunu düşünüyorum.
Tokyo Metrosu yönetimi, metroda uyulması gereken adab-ı muaşeret kurallarını edepli bir biçimde, kimseyi incitmeden bildirmek için her ay güncellenen posterler yaptırıyormuş. Poster serisi sanırım şu anda 5. posterde.
Her posterde aynı adamın saygızlığa kurban gitmesi ise ilginç. Acaba bu adam Tokyo’luların öz-tasvir ortalamasının bir tezahürü müdür? O kadar nötr gözüküyor ki, sanki Amerikan filminde sonradan seri katil çıkacağı belli, Kevin Spaceyvari bir münzevi antikahraman. Gözlerini gizlediği camların ardından sessizce etrafını izliyor.
Tahmini değeri 50 milyon dolar, dünyanın en büyük müzik koleksiyonunu yapan Paul Mawhinney’in hikayesi, diabet hastası olan ve gözleri neredeyse görmez olan 69 yaşındaki koleksiyoncu, koleksiyonu senelerdir elinden çıkarmaya çalışıyor, biraz tv duygusallığıyla yapılmış bir kısa röportaj olmuş ama hikaye etkileyici. via todayandtomorrow
Bu videoyu az önce Cihan gönderdi. Son günlerde yaşadığım mistik uzaysal galaktik deneyimler beni yumuşatıp adeta duygusal gibi, bir romantik gibi yaptığı için hislenip yayınlıyorum.
Bazen bu gibi saçma sapan Amerikan müzik videolarının (sanırım Gnarls Barkley’in kurucusu DangerMouse Britanyalı ama) duygularıma tercüman olmasını da içime sindiremediğimi belirtmeden geçmeyeyim.
“…Portakal’ın doğum yeri muhtemelen Malezya’dır; buradan komşu bölgelere, bu arada Hindistan’a yayılmıştır. Eski bir Malay efsanesine göre filler çok obur hayvanlar oldukları için çok büyümüşler. Filin biri bir gün bir portakal ağacına rastlamış, meyvayı çok beğenmiş ve o kadar fazla yemiş ki çatlayıp ölmüş. Aradan yıllar ya da yüzyıllar geçtikten sonra bir insanın yolu düşmüş buraya. Bir fil iskeletinin çevresinde bir yığın portakal ağacı görünce, “naga ranga” demiş . Sanskritçe’de bu ‘fil için ölümcül hazımsızlık’ anlamına geliyormuş (demek ki Sanskritçe az heceyle cok anlam ileten bir dil). Batı dillerindeki ‘orange’ın da, bizim ‘narenciye’nin de kökeni bu ‘naga ranga’. Farsça üstünden geliyor ve yayılıyor…”
“Yabancının, siyasal yapılanma tarafından nasıl kavrandığı, bizlere üretilmesi arzulanan yapının sınırlarının niteliğine dair ipuçları veriyor. Kimlik merkezli ya da biz merkezli siyasi modellerin ötesine geçebiliriz?”
Mimar Umut Şumnu, 11 Haziran 2008 tarihli Radikal Gazetesi’ndeki yazısında kimlik merkezli siyasal yapılanmaların ötesine nasıl geçilebileceğine dair fikirlerini sunuyor. Yazıda geçen “evin yabancılaşması”, “yabancının evcilleşmesi”, “kaşılıklı-göç”, “karşılıklı-tercüme” gibi kavramlardan bahsederek ‘dışarıdan’ gelen yabancının (misafirin) bizlere sunduğu ötekileşme ve başkalaşma “armağanı” üzerinde duruyor.
Şumnu, sınırları herseferinde yeniden çizilen, inşası hiç bitmeyen, hiçbir zaman kendi içine tam anlamıyla kapan(a)mayan, sürekli devinen ve dönüşen bir ‘olay’ durumuna, bir harekete karşılık gelen bir siyasal yapılanmadan söz ediyor.
1962-1972 seneleri arasında Esquire dergisine toplam 92 adet kapak hazırlayan George Lois’in bu kapaklardan oluşan sergisi 30 Mart 2009′a kadar MOMA‘da görülebilir.
“MOMA çok uzak” diyenler için ufak bir derleme yaptım.
Sevgili Andy Votel‘in bir rivayete göre Ankara’daki efsane müzik dükkanı Shades’den “Mustafa Özkent ve Orkestrası - Gençlik ile Elele” adlı plağın orjinal kopyasını alması ve Finders Keepers plak şirketinden 2006 senesinde tekrar basması ile başlayan ve hemen ardından “SELDA- Selda” ile devam eden Türk (Arabesk/Psychedelic) Funk Rock serisinin son plağı ERSEN’in “Ersen”i.
Tüm Müzik Marketlerde (değil).
Bunlarla beraber hipster mevzusunu paketleyelim isterim. Bu coğrafyada gittiğimiz her yerde alttaki mevzularla karşılaşmamak için oldukça düdük bir gözlem gücüne sahip olmak gerekiyor. Hipsterlar emoları, punkları ve tüm diğer gençlik alt kültürlerini yemiş bitirmiş gibi sanki. Tek sağ kalanlar metalciler rockçular. Birisi artık dur desin mi demesin mi bilemiyorum.
Şu anda Aktınmaz’la Stockholm gibi hipster yuvası, hatta beşiği gerçek bir batı şehrinde olduğumuz ve bugün saçma sapan hipster tarzında giysi alışverişi yaptığımız için bu mevzu beni biraz açtı. Üstteki bingo Momus‘tan.
İran sınırlarında gerçekleştirilen bir tatbikatta ateşlenen dort füzeden bir tanesi kalkmayınca, ateşleme anına ait fotoğraflar küçük bir düzeltme yapılarak basına dağıtıldı. Photoshop marifetiyle göz dağı vermek isteyen İran Silahlı Kuvvetleri en sonunda dünyanın maskarası oldu. azetelerde çıkan haberleri takip eden kısa sürede internetin ani refleksleriyle ünlü aylak fakat yaratıcı komünitesi konuyla ilgili bir çok görüntü üretti.
Neredeyse bir aydır buraya bir şey koymamışken, üstelik güzel insan Morgan Freeman’ın da yaşam mücadelesi verdiğini öğrenmişken, bir lezzetsizlik yapmadan olmaz gibi geldi.
Adbusters’ın son kapak konusu “Hipster: The Dead End of Western Civilization”. Yazı günümüz “hipster”ının tanımını ve kritiğini yapıyor. (Günümüz hipster’ı diyorum, çünkü hipster çok daha farklı bir altkültürü tanımlamak için 1940larda kullanılmaya başlanmış.) Üretmeden tüketen gençlik olarak tanımlanan, poşu, kemik çerçeveli gözlükler, skinny jeanler vs. giyen bu gençleri batı kültürünün sonu olarak görmek bana fazla acımasızca geldi.
Nedense her dönemde gençlerin boş şeylerle uğraştığına dair bir inanç var. Giyim kuşamlarıyla ilgili de mutlaka bir eleştiri… Sanırım “gençlik” hep genç olmayanlar için kompleks kaynağı oluyor.
Bu Amerikalılar da alem doğrusu. Kötü işler görmek için müzeye gitmeye gerek mi var. Köşebaşındaki çerçevecide de bunlardan bol bol görebilir insan. MOBA’yı yine de merak edenler için buyrun link
Bir de geçen gün televizyonda rastladığım Arizona Dream filminden replikler:
“Paul Leger: I’m an artist.
Axel Blackmar: You’re a bullshit artist.
Paul Leger: Bullshit artist, artist, whatever. Art is art.”