Mamma li Turchi, son zamanlarda daha çok reklam piyasasına yaptığı ilustrasyonla gördüğümüz baba ilustratör / karikatürist Birol Bayram‘ın bir projesi. Avrupa’daki ırkçı-milliyetçi önyargılara cevaben yapıldığı belirtilen tişörtlerin çoğu grafik açıdan çok kaliteli, esprileri de hoş olmasına rağmen, kimilerinde ironiyi kaçırdığımdan olsa gerek çok tatlı gelmeyen bir karşı-milliyetçi tavır hissettim.
Yine de dediğim gibi çoğu, geçtiğimiz senelerin oryantalist “Ottoman” furyasından sıyrılabilen, son derece hoş, giyilebilir tasarımlar.
Daha önce bahsettiğimiz tunçtunçtunç’un “BEN” projesi “yutub” parçası ile hayata geçmiş. Youtube’un kapatılmasının eleştirildiğini eklemeye gerek yok. Ama eklemiş bulundum.
“Suratsızlar” adını uygun gördüğüm bu iki gizemli şahıs, İngiltere’de A-klas celebrity ortamlarında ortaya çıkan bir performans/sanat/eleştiri. Elton John‘un beyaz kravat balosundan, Harrods yaz indirimine ve Henman/Murray tepesinden maç seyretmeye birçok yerde görülen ikili bana celebrity kültürünü hicveden yeni bir culturejamming projesiymiş gibi gelse de bazen yanlış anladığım da oluyor.
Amerikan asıllı İstanbullu sanatçı / fotoğrafçı / yönetmen Alex Waldman’ın işlerini Etrafta’ya koymak için ondan Mayıs ayında almıştım. Tam 3 ay önce bana verdiği PDF dosyasını üşengeçlikten -evet üşengeçlikten- bugüne kadar Jpg’e çeviremedim. Daha önce Tershane‘de veya İstanbul sokaklarında işleriyle karşılaşmış olabileceğiniz Alex’in bir çoğu politik eleştiriler taşıdığı kadar “eyecandy” gibi de çalışan kolajları, “Photoshop öncesi” ve “Photoshop sonrası” olarak iki döneme ayrılabilir. Benim favorim, sade ve güçlü grafik dili ile görece daha karanlık ve bulanık dijital döneme göre çok daha okunaklı ve cazip bir lezzet veren photoshop öncesi dönem işleri.
Kesik kameralar şu anda Deutsches Technikmuseum Berlin‘de devam etmekte olan sergiden. ISO50‘de az önce gördüm. Özellikle en üstteki objektifin hareketli parçalarının uzay gemilerinde görmeye alışık olduğumuz (evet uzay gemisi gördüm ben) kaotik ve pazılvari mimarisi çok etkileyici.
Bobiler.örg‘ü az önce keşfettim. Biraz Something Awful, biraz Hafriyat, biraz Sezyum kafasındalar, genel olarak fotoşop işleri diyebiliriz. Eğlenceli, az politik, pop-kültür güzellemeleri. Bakınız.
Etrafta kankası John Goo’nun en son müzik beslemesi için aşağıdaki oynatıcıdan faydalanabilir yahut onun da altındaki bağlantıya sağ klik ve “save as” diyerek makinenize indirebilirsiniz. Derlemedeki parçalar ve sanatçılar şu şekilde sıralanıyor:
01 - Bobby Konders - the poem feat mutabaruka
02 - San Serac - Tyrant (alternate)
03 - J.M Lorgere - Wrong
04 - Olympic Runners - Keep it up
05 - G.E Rouel - Meci Bon Die
06 - The Bongolians - Agent Hardis
07 - Skeewif - Ruby’s revenge
08 - The Spotnicks - Take me to the mardi gras
09 - The Bongolians - Psyche Yamm
10 - The Esquires - Think
11 - Skeewif - Triumph Stag
12 - Serge Gainsbourg - Chez le ye ye
13 - Michael Jackson - You can’t win
14 - Body Shine (Larry Levan Remix)
15 - Motown Sounds - Bad Mouthin
16 - Smith & Mudd - Shulme
17 - Frontera - Walking in the rain John Goo 06 - nakaout saund of john goo
[Bu sabah facebook'da görüldü. Elle fotoğraf çekiminin sahne arkası]
“Rüyanizda bir sarayda veya bir konakta oldugunuzu ve bir haremagasi ile karsilasip konustugunuzu görmek, mahkemedeki bir isinizden dolayi bir cezaya çarpilacaginiza veya vergi borcunuzdan dolayi bir hacizle karsilasacaginiza isarettir. Ibni Sirin’e göre; rüyasinda harem agasi görmek, hayir ve iyilige delalet eder. Rüyada bir harem agasinin kendisine bir haber getirdigini görmek o seyin aynen haber verildigi gibi çikacagina, bir harem agasinin evine veya odasina girdigini görmek, bekledigi bir isinin olacagina , harem agasinin kendisine bir sey verdigini görmek, rizkinin ve malinin artacagina delalet eder. Bütün yorumcular rüyada siyah ve beyaz harem agasi görmenin daima hayra yorulacaginda birlesmektedirler.” [Derin Dündar yazmış/alıntılamış.]
Çevrecilik adına yapılan geri dönüşüm, tüketime karşı savaş, organik tarım ve organik hayvancılık gibi yüksek maliyetli veya uygulaması zor projelerin yerini daha ılımlı ve çok yönlü projeler almaya başladı.
2006 yapımı “waste=food” filmi, bu konuyla ilgili, ürettiğimiz/tükettiğimiz herşeyin sonunda çöp değil doğa için besin olacak şekilde tasarlanabileceğini anlatıyor. Heyecan verici.
Sezyum dedenin yepyeni sitesi sezyumcom‘da bugün gördüm, o da Esat C. Başak’dan, Esat C. Başak da muhtemelen Bakırköy Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin bir hasta rapor defteri gibi bişeyinden bulmuş.
Burada hastanın şiir yazması evet bi yere kadar ilginç tabi fakat, beni asıl şımartan altında muhtemelen doktorun yazdığı “Günde 16 paket sigara içen hastanın şiirlerinden biri daha. Bu hastanın sigara içişi kadar giyinişi de enteresandır.” şeklindeki yorumu oldu. Nasıl bir bilimsel yaklaşımdır, gavur psikiyatrları hastaları hakkında kitaplar, edebiyat şaheserleri yazarken, bizim doktorun hastasını “enteresan” bulması? Yahu “enteresan” olacak tabi ruh hastalıkları hastanesi değil mi orası?
Menşeini bilmediğim bu postere (ya da kitap kapağı?) tesadüfen bir FTP araştırması esnasında rastladım. Döneminin sosyalist görsel diskurundan sadece çok hafif farklılıklar gösteren bir imaj. Sanki sovyetik imgelerden biraz daha insancıl, biraz daha primitif gibi.
Bazen şirketlerin bize söylemek isteyip söyleyemediği şeyler olduğunu hissediyorum… İmajı burada gördüm, kurumsal politikalara ışık tutması bakımından çok aydınlatıcı.
Monocle‘da bugün izlediğim bir video röportajda (embedding olsa iyiydi) bir dönem Beyrut’un entelektüel merkezi olan Hamra‘lı bir kitapçının yorumları var. 90′ların sonuna doğru ülkeden entelektüellerin kaçmasıyla beraber işleri düşen kitapçı, yeni jenerasyonun kitapları unuttuğundan ve bütün gün telefonda ve laptoplarında karı-kız peşinde koştuklarından dem vuruyor. Beyrut’tan görüntülerle de bezenmiş bu kısa röportaj’daki kitapçının anlattıkları ve videonun sonundaki öpüp başa koyma anektodu da etkileyici.
İnternet’in bilgi paylaşımını kolaylaştırdığı ortada ama okumalar da gitgide yüzeyselleşiyor. Hatta internet kullanıcılarının büyük bir bölümü interneti bilgiye erişim için hiç mi hiç kullanmıyor. Gerçi bu insanların bir önceki jenerasyondaki versiyonlarının kitap okuyup okumadıkları da tartışılır. Bu bağlamda sadece okumaya yönelik metodsal bir değişim mi var, yoksa okuma oranı azalıyor/artıyor mu?
“Bir askeri darbe sonucunda tüm özel ve devlet telekom ve internet servis sağlayıcıları kapatılabilir. Böyle bir durumda Türkiye sınırları içinde hiçbir bilgisayar dünyadaki veya Türkiye’deki başka bilgisayara “uzaktan” bağlanamaz. Eposta atılamaz, chat yapılamaz, bankalar çalışamaz, şirketler durur, internet ekonomisi biter, sinir sistemimiz çöker.”
Çok hakiki bir risk olduğu açıkça ortada, bu bana yıllar önce yaptığımız bir tartışmada, Internet’in özgürlüğün şahikası olduğuna, asla sansürlenemeyeceğine, kontrol zapturapt altına alınamayacağına inanan bir yakın dostumu, kablonun sahibi kimse, hortumun vanası kimin elindeyse, sunucu odasının anahtarı kimdeyse onun borusunun öteceğine ikna edemediğimi hatırlattı.
Burak yukardaki risklerle ilgili, içinde eğlenceli tarihi detaylar da barındıran güzel bir yazı kaleme (klavyeye?) almış. Okunması elzem bile diyebiliriz, buradan gidiniz.