Tugba Özay’ın “BEDEL” isimli kalın kitabı epeydir merak ettiğim bir eser. En sonunda hakkında yazılmış bir yazıya rast geldim. Kıvanç Koçak’ın Radikal Kitap Eki’nde yayınlanan yazısını aynen iletiyorum.
Politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, anılarını topladığı kitabında, ‘halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış nice insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur’ bile diyor
İnsanın etrafında bakacak az şey olunca, kendi içine çok daha fazla bakmaya başladığı yerlerdir hapishaneler. Tam da bu yüzden belki de içeriye düşmüş, eli de biraz kalem tutan insanların yazmaya eğilimleri artar. Özellikle -o klişeyi kullanalım- ‘renkli hayat’ sahiplerinin hapishaneyle tanışmaları çok daha travmatik tabii. Ama içerde genelde fazla kalmadıklarından, kendi sözleriyle söyleyecek olursak, hapishane sonraki hayatları için “çok eğitici, öğretici bir yer” oluyor onlar için. İçerde “daha yakından tanıma fırsatı buldukları” insanlığa karşı borçlarını ödemek için o ‘çileli’ günleri, ‘eğitici-öğretici’ durumları kayıtlara geçirmek, kitaplaştırmak da bu sürecin ayrılmaz parçası bir nevi!
Akmerkez’de yaşanan bir silahlı çatışmanın ardından Rulet Operasyonu kapsamında tutuklanan ve Paşakapısı Cezaevi’ne konulan manken Tuğba Özay, Mayıs ayının başlarında tahliye olmuştu. “Suç işlemek için kurulan örgüte yardım etmek” ve “tehdide azmettirmek” suçlarından cezalandırılması istenen Özay da boş durmamış cezaevi günlerini yazmış. Bedel, altbaşlığıyla ‘Yaşamın sevmek ve sevilmekten ibaret olmadığı 167 gün’e bizi de ortak ediyor. Şükür, bu 167 günün hepsini anlatmıyor Özay; aralarda ikişer üçer gün atlayarak gidiyor, yoksa şu haliyle bile zaten bir tuğla kalınlığında olan kitap nasıl olurmuş tahayyül etmek zor.
Anı gibi gözükmesine rağmen aslında Özay’ın ailesine yazdığı mektuplardan oluşan kitap, bana aslında pek yabancı gelmedi. Zira naçizane ben de ilkokul günlerimde günlük tutmaya başlayıp, “Sevgili Günlük” girişinin ardına “bugün şunları şunları yaptım, bunlar bunlar da oldu, hoşçakal, görüşmek üzere” gibi şeyler yazdığımı hatırlıyorum Özay gibi: “Sabah erken uyandım yine. Çıktım avluya yüzümü yıkadıktan sonra… Avludaki hücreye yerleştim hemen. Çalışma masam, sandalyem, kalemim, radyom, sigaram, suyum, ılık ballı sütümle yalnızlığımı paylaşırken, burada olduğumu gören arkadaşlar geldi yanıma. (…) En iyisi radyomu açayım bir şarkı bulup kederlisinden, bir sigara tüttüreyim. Sonra ilham gelir belki… Hay Allah onu da yapamayacağım. Fatoş Abla mutfağa gitmişti yemeğimi hazırlamış. Gülşat gelip haber verdi. Yemekten sonra görüşürüz o zaman…” Ama mesela anneme-babama, güneşe, aya falan seslenmek aklıma gelmemişti doğrusu: “Günaydın canım ailem, Günaydın sevgili dostlarım, Yeni güne günaydın!”
Tabii bir de itiraf edeyim ben kelime oyunlarına Özay kadar hâkim değildim!: “Yıldızlar tercümanım oldu. Dilek tutmak için bir yıldızın kaymasını bekledim… Ama olmadı, kaymadı. Oysa ne çok insanın hayatı kaymış durumda burada ve özgürlüğe hasret kalınan başka yerlerde” ya da “Şu an yatılı okuduğumu varsayın. Ve bu okulda her kesimden, her dilden, her renkten insan var. Kızınız o okulda çok şey öğreniyor. Sizlerden ve kendi tecrübelerimden öğrendiklerimden çok farklı şeyler öğrendiğim bir okul. Mastır yapıyorum. Gerçi ben mastır yaparken birileri ‘mastırbasyon’ yaparak bunun zevkini çıkarabilir. Ama merak etmeyin. Sizin kızınız güçlü, kızınız dimdik…”
Spor deyince akla o gelir!
Hiçbir zaman doğru anlaşılamadığını, magazin programlarında gösterildiği gibi olmadığını iddia eden Tuğba Özay, Bedel’le bunu da kanıtlamaya girişiyor aslında biraz. Misal mafyatik isimlerle adı daha önce de anılan Özay’ın ne kadar ‘delikanlı’ olduğunu (“Kimse burada kral değil. Benim olduğum yerde olamaz da zaten”) ne kadar temiz ve titiz olduğunu (“Üç gündür yıkanamıyor, bu yüzden de kendimi hiç iyi hissetmiyordum… Bilirsiniz temiz ve titizimdir”) ne kadar üst düzey bir ‘duygusal’ olduğunu (“Eğer duygusal bir sahne yakalarsam, ben çizgi film izlerken bile ağlarım. Ya da yaşlı bir çifti el ele görsem… Ya da bir manzarayı izlerken duygulanır, ağlarım. Ya da ormanda tek başıma yürürken yağmur yağar, ağlarım. Şiir okurken, şarkı dinlerken… Severken, sevişirken, ayrılırken… Ağlarım”), sadelikten ne kadar hoşlandığını (“Hep doğal olanı sevdim. Sade, yalın, izole…”) hep öğreniyoruz yazdıklarından. Tabii bir de belki en önemlisi Özay’ın spor deyince akla gelecek ilk isim olduğunu da!: “Türkiye’de ilk fitness dvd’sini ben çıkarmıştım. (…) Birçok kadın sokakta beni çeviriyor, sayenizde spora başladım, kilo verdim diyordu. İsmim sporla özdeşleşmişti.”
Özay’ın politikayla ilişkisi de malum. Adı her fırsatta CHP’yle anılsa da bizzat partinin genel sekreter yardımcısı, “oyaladıklarını ama üye yapmadıklarını” söylemişti. Belki Bedel’i okuduktan sonra onların görüşleri de değişir, zira en az onlar kadar ‘devrimci’ bir kimlik var karşımızda. Kitapta yer yer “kahrolsun faşizm” diye bile haykıran Özay, politik görüşlerini paylaşmaktan da kaçınmıyor. Esas olarak politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, bir ara kendini kaptırıp, “nice dürüst, nice mert, nice halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur” bile diyor. Hatta frensiz gitmeye devam edip, hapse düştüğü ilk günlerde “ölüm orucu”na girmeye karar verdiğinden dahi söz ediyor! Allah’tan, sonradan gereksiz bulup, “insanların karşısında niye güçsüz görüneyim” dediğini de söylüyor.
Kitabın bir başka işlevi de Özay’ın cezaevindeki arkadaşlarına, kendisine yardımcı olanlara, hakkında olumlu şeyler yazanlara selam; özellikle kendisiyle ilgili olumsuz yazılar yazan Tuna Kiremitçi, Perihan Mağden gibi isimlere laf ‘çakma’sı. Bu kısımlar polemik arayanların ilgisini çekebilir tabii.
Oturduğumuz yerden kimsenin yaşadıkları hakkında ahkâm kesmeyelim. Elbette hapishanede geçirilecek bir gün bile yeterince mutsuzluk vericidir, insanın hayatında unutamayacağı bir deneyimdir. Tuğba Özay’ın da orada epey zor zamanlar geçirdiği kesindir. Ama yani sadece kendisine kalsaydı o tuttuğu defterler, arada açıp baksaydı içerde geçirdiği günler çok daha sahici bir şekilde aklında kalmaz mıydı? Zira yazdıklarını herkese okutmaya karar verip bir de birtakım fazilet, insanlık, politika dersleri vermeye kalkınca… Hele bir de kitabın sonunda çekiliş numarası verip, “10 kişiye Tuğba Özay’la yemek, 100 kişiye Tuğba Özay baskılı tişört” diye bir de hediye kampanyası yapmaya kalkınca…
“Bir özdeyiş ürettim kendimce: Mahpushane, insanı ya ıslah eder, ya timsah!” diyor kitabın bir yerinde Özay ve madem şiir kitabı yazacağı gibi bir vehme kapılıyorum ben, ufak bir katkıyı borç bilirim: “Bunları eder belki ama yazar yapmaya yetmez!”
“Perihan Mağden adlı gazeteci yazar gelmiş bugün söyleşi yapmak için. Herkes katılmamı istedi. Önce gittim konferans salonuna.(…) Kalıp kalmamak arasında kararsızdım önce. Sonra vazgeçtim söyleşiye katılmaktan. Bu kadın hakkımda çok ağır yazılar yazmıştı. Yargısız infaz yapmıştı beni hiç tanımadan. Zamanında o da yaralamıştı. Aslında cevap vermenin tam sırası olabilirdi. Hatta arkadaşlar ‘Gelsin bak nasıl dalga geçeceğiz’ dediler boş boş… Anlamsız şeylere izin vermemeliydim. Kendimi kanıtlamak gibi bir dert içerisinde değilim. Hem kitabını da okumamıştım. Orada olmam kitabıyla ilgili değil yalnızca ona cevap vermek için olacaktı. İyi de kime neyin cevabı… Tanısa inanıyorum ki değişecekti hakkımdaki fikirleri…
İyi de benim onun hakkındaki fikirlerim ne olacaktı. Kim kimin umurundaydı…” “Kendi içimizde birlik olalım diye haykırdım Atam. İlerideki hedefim aktif siyasetin içinde olmaktı. Gelecekte kullanmak için geçmişimi karalamaya çalıştılar Atam! Ama yılmadım, yıkılmadım. Yıkılmayacağım. Beni ne kadar farklı göstermeye çalışsalar başaramayacaklar! Ve gün gelecek ben halkım için çalışacağım. Bağımsız Türkiye için mücadele edeceğim. İnsan hakları için köylümün, işçimin, emekçimin savunucusu olacağım.”
“Boktan bir aşkın pençesinden kurtulmaya çalışırken DGM’ye çıkıyorum. İlgim olmayan bir operasyona dahil ediliyorum ve polis onlarca kameranın önünde beni arkadan kelepçeleyip başıma bastıra bastıra ağzımdan çıkan son sözlerimi engellemeye çalışıyor. Son sözlerim ne mi? ‘Ailemin ve sevenlerimin yalnızca bana inanmalarını istiyorum. Bunların hepsi yalan, bunların hepsi iftira.’ Kim suçlu? Kim suçlu? Kim suçlu?”
Kimi zamanlar bu cins ders, nasihat veren çalışmalara rastlıyoruz. Esasında rastlamasak daha iyi sanırım. Çoğunlukla izlediğim herşeyin gerçekliğine sorgusuz sualsiz inanmam beni etkiye açık bırakıyor, örneğin bu videoyu izledim ve evet New Wave diye birşey yokmuş, ok son derece mantıklı.
Ahmet İnsel de, geçtiğimiz Pazar, Radikal İki’deki “Gösteri ve Analiz” başlıklı yazısında içerik açısından tam olmasa da yöntem bakımından bunu anımsatan bazı konulardan bahsediyor:
“…Gösteri ve sanat alanlarında etkili ve başarılı olan izlenime dayalı ifade biçimi, insanları hiç beklemedikleri bir yerden vurarak bir an için etki sağlar. İzlenim, gösterinin ve sanatın etkili bir yöntemidir. “
ve de:
“…Postmodern dünya aynı zamanda bir gösteri toplumudur. Bu dünyada izlenim bilginin, parlak ve çarpıcı bir simge toplumsal eylemin yerini alır. Üstelik söylediği sözün şehvetine kapılıp kendi sesinin yankısına hayran olan ve bu nedenle ister istemez bir müddet sonra başları dönen insanların kanaat önderliğine soyunmasıyla, postmodern dünyanın kolaycılığı, gösteri toplumununun simge fetişizmiyle birleşip kulağa ve göze hoş gelen ama bilgiyi yoksullaştıran bir güzelliğe bürünür.”
Bu fikirlerin sadece politikayla ilgili olduğunu sanmıyorum, ya da belki politika aslında herşeyle ilgilidir.
Manyetik alanların kaotik ve sürekli değişen geometrisi üzerine bir video. Buradan izleyebilirsiniz.
Okul kitaplarında da konular bu tür görsellerle anlatılsaydı bilim adamlarının sayısı artmaz mıydı?
Bugün aldığım ama sonradan bir senelik olduğunu farkettiğim bir haberde, geçenlerde 2 işçinin ölümüyle kapatılan Selah Tersanesi’nin sahibinin oğlunun bu sözlerle babasına Bodrum’da beach aldırdığı yazıyordu.
Yeditepe Üniversitesi’nde okuyan 20 yaşındaki Emirhan Selah’ın kendi sözleriyle :
“Üniversite yaz tatiline girdi. İstanbul’da yapacak bir şey kalmayınca ‘Tatil böyle geçmez’ diye düşünmeye başladım. Baktım ki canım çok sıkılıyor, babama ‘Bana beach al’ dedim. O da burayı açtı. İlk günlerde bu işte zorlanacağımı düşündüm. Ancak sandığım gibi olmadı. Tatil bitene kadar zamanımı burada geçireceğim. Para kazanmak gibi bir derdim de yok. Güzel kızlar etrafımı çeviriyor ve tatil çok güzel geçiyor’
Aynı babanın Tuzla’daki ölümlerden PKK sorumlu açıklamasını da anımsarsak, 70 yaşındaki Deniz Baykal‘ın dün açıkça ispat edilmiş olmasına rağmen, TV’de insanların gözünün içine baka baka “Telefonlar kapalı olsa dahi açıkmış gibi dinlenebiliyor. Dışardan, sizin farkına bile varmayacağınız şekilde cep telefonunuza bir mesaj yükleniyor. Siz, o cep telefonu kapalı olarak tutsanız dahi o cep telefonu bir mikrofon gibi o merkeze aynen intikal ettiriyor. Günün teknolojisi bu… ” demesini de herhalde normal karşılamak lazım. Yazık valla ya sizin yüzünüzden nerdeyse yeniden ahiret gününe inanmaya başlıycam.
Türkiye dünyada muhafazakarlaşan tek yer değil: Londra’da da bu hafta metroda içki içmek yasaklandı. Tabii daha önceden serbest olması zaten bize çok uzak bir durum ama sadede gelmek gerekirse, Londralılar metroda düzenledikleri büyük bir veda partisiyle bu yasağa merhaba dediler.
Anladığım kadarıyla güzel başlayan olay bi süre sonra “tatlı-sert” diyebileceğimiz aşağıdaki şekle gelmiş:
Ve şu şekilde noktalanmış:
Muhafazakar Daily Telegraph haliyle gençlere kızmış, The Guardian muhafazakar Boris Johnson ve yerel yönetimi suçlamış.
Sanki biz çocukken Batı daha bir batıdaydı gibi birşeyler düşündüm kendi kendime.
Bu cuma Garaj İstanbul, çok da sık bulunmayacak türden bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Benim yaşadığım İstanbul’a ait pek çok nadide güne ve geceye şekil veren insanlardan biri olarak gördüğüm Minas Balcıoğlu sayesinde müzik tarihinin en ilginç müzik aletlerinden bir tanesini yakından tanıma fırsatını bulacağız. Son zamanlarda en severek yaptığım iş olduğu için söylemeden geçemeyeceğim, posterini de ben yaptım. Böyle şeyler söylenmez ama olsun.
Etkinlik programı şöyle:
13:30- 17:00 ‘Theremin: An Electronic Odyssey’ adlı belgesel filmin çeşitli müzik akademilerinden gelen öğrenciler ve theremin meraklıları için garajistanbul’da gündüz gosterimi ve ardından Pamelia Kurstin, Alper Maral, Babazula’dan Murat Ertel, Rahman Altın ve Dinar Bandosu’ndan Ali Asaf Sarıca ile workshop ve söyleşi. Katılım ücretsiz.
21:00-22:15 ‘Theremin: An Electronic Odyssey’ adlı belgesel filmin garajistanbul’da projeksiyon ile davetlilere gösterimi.
22:15-01:00 biletli katılımcıya kapı açılışı ve Pamelia Kurstin resitali, ardından Alper Maral’dan bir dinleti ve Rahman Altın’dan bir theremin şiiri ile Babazula ve Dinar Bandosu gibi yerli sanatçıların theremin’li sahne performansı.
01:00-03:00 Daniel Wang ve Barış K ‘nın left-field disko partisi ve theremin virtüozlerinin kendilerine doğaçlama ile eşlik etmesi.
Sanatçılar hakkında basın bülteninde yer alan bilgiler şunlar:
Pamelia Kurstin: Dünyaca tanınmış thereminist Pamelia Kurstin, “Into the Oh” adlı albümüyle, 1999’da theremin dünyasına adım attı. O zamandan bu yana David Byrne, John Zorn, Béla Fleck & Flecktones ve Foetus gibi prestijli sanatçılarla birlikte çaldı ve albümler çıkardı. Kontrbas geçmişi, onun sofistike “walking bass” theremin tekniğini eşsiz hale getirdi. Elektronik müziğin dünya çapında öncülerinden. Moog bireşimcisini (synthesizer)’i icat eden Robert Arthur Moog’un “günümüzde yaşayan en önemli theremin yenilikçilerinden” dediği Kurstin, theremin’in gelmiş geçmiş en önemli virtuözlerinden Clara Rockmore’ın yerini alacak bir müzisyen olarak görülüyor. Amerika kökenli Pamelia, Viyana’da yaşıyor. New York’lu cabaret-punk grubu Barbez ve Sebastian Tellier (Fransa) ve Otto Lechner (Avusturya) gibi sanatçılarla beraber performanslar sunuyor. Kurstin Nisan 2007’de ilk solo albümünü Tzadik isimli plak şirketinden çıkardı.
Daniel Wang: Danny 1993 yılında Balihu Records’u kurdu. İlk album çıkar çıkmaz kült eserler arasına girdi ve büyük bir başarı yakaladı. New York’un Dr. Sound Müzik Store’unda Theremin ve vintage müzik aletlerini araştırmaya başladı. 1997’de Environ şirketi için prodüksiyonlar yapan Wang, “left-field” disko müziğin öncüsü olarak biliniyor ve pek çok az tanınmış ve tanınmış old school disko setleriyle dünyanın her yerinde seçilmiş özel bir kitleye performans sergiliyor.
Babazula: Geleneksel Türk müzik aletlerinin kullanımını elektronik öğelerle birleştiren grup, değişik bir tını yaratarak Türk Halk Müziği’ne yepyeni bir soluk getirdi. Halk müziğinin temel ayak ve usullerinden yararlanarak kendi melodi ve ritimlerini yaratıp kendi sözlerini yazan Baba Zula İstanbul şehir kültürü ile bu öğeleri harmanlayarak güncel bir tınıya ulaştı. Çengi ve dansöz kültürüne özel önem veren Baba Zula’nın konserlerine dansçılar eşlik etmekte. Müzikleri, modernleşen ilk ve tek Türk enstrümanı olan elektro saz’ın, kaşık ve darbuka ile birleşiminden oluşan Baba Zula, bu üç ayağın üzerine elektronik sesler, hayvan ve çevre seslerini de ekleyerek 21. yüzyıl İstanbul’undan dünyaya bakıyor.
Alper Maral: Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi, elektroakustik kompozisyonlardan çağdaş müzik yapıtlarına kadar farklı bir çok alanda imzası olan önemli müzik adamımız.
Dinar Bandosu: 2005 yılında konser vermeye başlayan Dinar Bandosu ilk günden itibaren gelip geçiçi piyasa akımlarına takılmadan hep kendi istediğini çaldı. Beklemedikleri şekilde kendi istediklerini dinleyicinin de istediğini farkeden grup 2007 yazında ilk albümü “Saykodelikdeşik”i çıkardı. Başta Theremin, su boruları ve piyasadaki tüm efektleri her türlü analog aletle biraraya getiren şarkılarıyla hem zamanın ruhunu hem de geleceğin ütopik bir ses örgüsünü yakalayan Dinar Bandosu hala istediğini çalmaya devam ediyor.
Rahman Altın: Çalışmalarinda sıkca theremini synthesizer’lar ile birlikte kullanan opera sanatçısı, prodüktör ve besteci olan Rahman Altın, ASCAP ve 20th Century Fox tarafından Hollywood’a davet edilen ödüllü filmmüziği bestecilerimizden.
Birkaç gün önce okuduğum ilgi çekici bir NY Times haberi ve bugün Sabah’ın ekinde okuduğum benzer bir yazı üzerine sosyokültürel değişimin kentsel yapıya etkisi üzerine dikkat çekmek istiyorum bu sohbetimizde.
Uzun yol uçak çekilmez önyargısıyla hiç bulunamadığım New York’ta yaşamış olanların bilebileceği Florent adlı downtown restoranı kapanıyormuş. NY Times, New York arka sokaklarında hayattan anektodlar bulunan bu müthiş makalede, Kamyoncuların, travestilerin, Calvin Klein gibi gay moda ikonlarının, Spike Lee ve merhum Roy Lichtenstein gibi sanatçıların bir arada yaşadığı bu mahalle restoranı NY’un değişmesiyle downtown kiraları ile başa çıkamaz ve yeni insanlarla uyum sağlayamaz hale gelmiş olduğundan dem vurulmuş.
I started seeing what I called the New People. And those were people in their 20s, so they were not born or not doing much when Florent had opened. And they were never part of an economy that wasn’t booming and about money and about “I want what I want now.”
Bugün Pazar Sabah’ta Ayşe Ferhangil’de Bebek ve Nişantaşı’nda yıllardır aynı kasaptan alışveriş yapan, aynı restoranlara giden, mahalle dondurmacısından alışveriş yapan insanların, semtlerini Bağdat Caddesi’nin vahşi yuppi ortamına döndüren yeni mekanlar ve trendlerden rahatsız olduğunu yazmış. Olasıdır, sonuçta ben de 90′lardan başlayarak Ortaköy sahilinin daha da beter bir lümpen kültüre teslim oluşunu kare kare yaşadım.
Bir başka alakasız postta, zamanında bir rave’e gitmiş birinin nu-rave denen şeyden hiç hazzetmeyeceğine bu müzik/moda hayat tarzının aynı emo gibi tamamen geçiçi bir “fad” olduğuna dikkat çekiyor. Fakat tabiki her dönemde kendini öncekilerden farklı konumlandırmak isteyecek genç egoların olacağını da biliyoruz. Peki acaba bu kimileri tarafından hazzedilmeyen ama kimilerinin de bayıla bayıla yaşadığı yeni oluşumları, yeni egoların kimlik oluşturma çabası olarak veya tüketim kültürünün paketlenmiş ürünleri olarak mı görüyoruz, yoksa bizler de “bizim zamanımızda böylemiydik, biz şöyleydik, şunu yapardık” diyen anne babalarımızın yerinde miyiz şu an? Sonuçta tarihin her döneminde süregelen kültür kendinden öncekini geliştirdiğini, kendinden sonra gelenden üstün olduğunu düşünüyorsa kültürleri objektif olarak karşılaştırmak mümkün mü, hangi değerler üzerinden? Ya da bütün bunlar boş işler mi. Tartışalım?