Archive for June 5th, 2008

Berlin Punkları

Elit Milli : 5 / 06 / 2008

Geçen günkü Pazar Sohbeti’nin konusunu andıran bir değişimi de Berlin Punkları yaşamış. Son 10 senedir punklar sokaklardan kaybolmuş, 80′lerde onları barındıran İşgal evleri ortadan kalkmış ve o evler mutenalaştırma projelerine kurban gitmiş. En berbatı da geride kalan işgal evleri gençlik angstıyla dolu özenti punklar ve “Green Day” tişörtlü turistlerle dolmuş. Eski punklar ne yapıyor konulu Vice foto-essay ve röportajları.

Kentsel irtifa

Onur AYNAGÖZ : 5 / 06 / 2008

Özer YalçınkayaÖzer YalçınkayaÖzer Yalçınkaya

Özer’in bir dönem sürekli gökyüzüne bakarak dolaştığı hissini veren bu güzel seri için kendisine teşekkür ediyoruz.

Mapushane podyumlara benzemez

Onur AYNAGÖZ : 5 / 06 / 2008

Tugba Özay’ın “BEDEL” isimli kalın kitabı epeydir merak ettiğim bir eser. En sonunda hakkında yazılmış bir yazıya rast geldim. Kıvanç Koçak’ın Radikal Kitap Eki’nde yayınlanan yazısını aynen iletiyorum.

Politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, anılarını topladığı kitabında, ‘halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış nice insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur’ bile diyor

İnsanın etrafında bakacak az şey olunca, kendi içine çok daha fazla bakmaya başladığı yerlerdir hapishaneler. Tam da bu yüzden belki de içeriye düşmüş, eli de biraz kalem tutan insanların yazmaya eğilimleri artar. Özellikle -o klişeyi kullanalım- ‘renkli hayat’ sahiplerinin hapishaneyle tanışmaları çok daha travmatik tabii. Ama içerde genelde fazla kalmadıklarından, kendi sözleriyle söyleyecek olursak, hapishane sonraki hayatları için “çok eğitici, öğretici bir yer” oluyor onlar için. İçerde “daha yakından tanıma fırsatı buldukları” insanlığa karşı borçlarını ödemek için o ‘çileli’ günleri, ‘eğitici-öğretici’ durumları kayıtlara geçirmek, kitaplaştırmak da bu sürecin ayrılmaz parçası bir nevi!

Akmerkez’de yaşanan bir silahlı çatışmanın ardından Rulet Operasyonu kapsamında tutuklanan ve Paşakapısı Cezaevi’ne konulan manken Tuğba Özay, Mayıs ayının başlarında tahliye olmuştu. “Suç işlemek için kurulan örgüte yardım etmek” ve “tehdide azmettirmek” suçlarından cezalandırılması istenen Özay da boş durmamış cezaevi günlerini yazmış. Bedel, altbaşlığıyla ‘Yaşamın sevmek ve sevilmekten ibaret olmadığı 167 gün’e bizi de ortak ediyor. Şükür, bu 167 günün hepsini anlatmıyor Özay; aralarda ikişer üçer gün atlayarak gidiyor, yoksa şu haliyle bile zaten bir tuğla kalınlığında olan kitap nasıl olurmuş tahayyül etmek zor.

Anı gibi gözükmesine rağmen aslında Özay’ın ailesine yazdığı mektuplardan oluşan kitap, bana aslında pek yabancı gelmedi. Zira naçizane ben de ilkokul günlerimde günlük tutmaya başlayıp, “Sevgili Günlük” girişinin ardına “bugün şunları şunları yaptım, bunlar bunlar da oldu, hoşçakal, görüşmek üzere” gibi şeyler yazdığımı hatırlıyorum Özay gibi: “Sabah erken uyandım yine. Çıktım avluya yüzümü yıkadıktan sonra… Avludaki hücreye yerleştim hemen. Çalışma masam, sandalyem, kalemim, radyom, sigaram, suyum, ılık ballı sütümle yalnızlığımı paylaşırken, burada olduğumu gören arkadaşlar geldi yanıma. (…) En iyisi radyomu açayım bir şarkı bulup kederlisinden, bir sigara tüttüreyim. Sonra ilham gelir belki… Hay Allah onu da yapamayacağım. Fatoş Abla mutfağa gitmişti yemeğimi hazırlamış. Gülşat gelip haber verdi. Yemekten sonra görüşürüz o zaman…” Ama mesela anneme-babama, güneşe, aya falan seslenmek aklıma gelmemişti doğrusu: “Günaydın canım ailem, Günaydın sevgili dostlarım, Yeni güne günaydın!”

Tabii bir de itiraf edeyim ben kelime oyunlarına Özay kadar hâkim değildim!: “Yıldızlar tercümanım oldu. Dilek tutmak için bir yıldızın kaymasını bekledim… Ama olmadı, kaymadı. Oysa ne çok insanın hayatı kaymış durumda burada ve özgürlüğe hasret kalınan başka yerlerde” ya da “Şu an yatılı okuduğumu varsayın. Ve bu okulda her kesimden, her dilden, her renkten insan var. Kızınız o okulda çok şey öğreniyor. Sizlerden ve kendi tecrübelerimden öğrendiklerimden çok farklı şeyler öğrendiğim bir okul. Mastır yapıyorum. Gerçi ben mastır yaparken birileri ‘mastırbasyon’ yaparak bunun zevkini çıkarabilir. Ama merak etmeyin. Sizin kızınız güçlü, kızınız dimdik…”

Spor deyince akla o gelir!

Hiçbir zaman doğru anlaşılamadığını, magazin programlarında gösterildiği gibi olmadığını iddia eden Tuğba Özay, Bedel’le bunu da kanıtlamaya girişiyor aslında biraz. Misal mafyatik isimlerle adı daha önce de anılan Özay’ın ne kadar ‘delikanlı’ olduğunu (“Kimse burada kral değil. Benim olduğum yerde olamaz da zaten”) ne kadar temiz ve titiz olduğunu (“Üç gündür yıkanamıyor, bu yüzden de kendimi hiç iyi hissetmiyordum… Bilirsiniz temiz ve titizimdir”) ne kadar üst düzey bir ‘duygusal’ olduğunu (“Eğer duygusal bir sahne yakalarsam, ben çizgi film izlerken bile ağlarım. Ya da yaşlı bir çifti el ele görsem… Ya da bir manzarayı izlerken duygulanır, ağlarım. Ya da ormanda tek başıma yürürken yağmur yağar, ağlarım. Şiir okurken, şarkı dinlerken… Severken, sevişirken, ayrılırken… Ağlarım”), sadelikten ne kadar hoşlandığını (“Hep doğal olanı sevdim. Sade, yalın, izole…”) hep öğreniyoruz yazdıklarından. Tabii bir de belki en önemlisi Özay’ın spor deyince akla gelecek ilk isim olduğunu da!: “Türkiye’de ilk fitness dvd’sini ben çıkarmıştım. (…) Birçok kadın sokakta beni çeviriyor, sayenizde spora başladım, kilo verdim diyordu. İsmim sporla özdeşleşmişti.”

Özay’ın politikayla ilişkisi de malum. Adı her fırsatta CHP’yle anılsa da bizzat partinin genel sekreter yardımcısı, “oyaladıklarını ama üye yapmadıklarını” söylemişti. Belki Bedel’i okuduktan sonra onların görüşleri de değişir, zira en az onlar kadar ‘devrimci’ bir kimlik var karşımızda. Kitapta yer yer “kahrolsun faşizm” diye bile haykıran Özay, politik görüşlerini paylaşmaktan da kaçınmıyor. Esas olarak politik bir nedenle hapse atıldığına inanan Özay, bir ara kendini kaptırıp, “nice dürüst, nice mert, nice halkı için mücadele etmiş, haksızlığa uğramış insanın geçtiği yerden geçmek benim için büyük bir onurdur” bile diyor. Hatta frensiz gitmeye devam edip, hapse düştüğü ilk günlerde “ölüm orucu”na girmeye karar verdiğinden dahi söz ediyor! Allah’tan, sonradan gereksiz bulup, “insanların karşısında niye güçsüz görüneyim” dediğini de söylüyor.

Kitabın bir başka işlevi de Özay’ın cezaevindeki arkadaşlarına, kendisine yardımcı olanlara, hakkında olumlu şeyler yazanlara selam; özellikle kendisiyle ilgili olumsuz yazılar yazan Tuna Kiremitçi, Perihan Mağden gibi isimlere laf ‘çakma’sı. Bu kısımlar polemik arayanların ilgisini çekebilir tabii.

Oturduğumuz yerden kimsenin yaşadıkları hakkında ahkâm kesmeyelim. Elbette hapishanede geçirilecek bir gün bile yeterince mutsuzluk vericidir, insanın hayatında unutamayacağı bir deneyimdir. Tuğba Özay’ın da orada epey zor zamanlar geçirdiği kesindir. Ama yani sadece kendisine kalsaydı o tuttuğu defterler, arada açıp baksaydı içerde geçirdiği günler çok daha sahici bir şekilde aklında kalmaz mıydı? Zira yazdıklarını herkese okutmaya karar verip bir de birtakım fazilet, insanlık, politika dersleri vermeye kalkınca… Hele bir de kitabın sonunda çekiliş numarası verip, “10 kişiye Tuğba Özay’la yemek, 100 kişiye Tuğba Özay baskılı tişört” diye bir de hediye kampanyası yapmaya kalkınca…

“Bir özdeyiş ürettim kendimce: Mahpushane, insanı ya ıslah eder, ya timsah!” diyor kitabın bir yerinde Özay ve madem şiir kitabı yazacağı gibi bir vehme kapılıyorum ben, ufak bir katkıyı borç bilirim: “Bunları eder belki ama yazar yapmaya yetmez!”

BEDEL / Tuğba Özay, Doğan Kitap, 2008, 308 sayfa, 12 YTL.

“Perihan Mağden adlı gazeteci yazar gelmiş bugün söyleşi yapmak için. Herkes katılmamı istedi. Önce gittim konferans salonuna.(…) Kalıp kalmamak arasında kararsızdım önce. Sonra vazgeçtim söyleşiye katılmaktan. Bu kadın hakkımda çok ağır yazılar yazmıştı. Yargısız infaz yapmıştı beni hiç tanımadan. Zamanında o da yaralamıştı. Aslında cevap vermenin tam sırası olabilirdi. Hatta arkadaşlar ‘Gelsin bak nasıl dalga geçeceğiz’ dediler boş boş… Anlamsız şeylere izin vermemeliydim. Kendimi kanıtlamak gibi bir dert içerisinde değilim. Hem kitabını da okumamıştım. Orada olmam kitabıyla ilgili değil yalnızca ona cevap vermek için olacaktı. İyi de kime neyin cevabı… Tanısa inanıyorum ki değişecekti hakkımdaki fikirleri…

İyi de benim onun hakkındaki fikirlerim ne olacaktı. Kim kimin umurundaydı…” “Kendi içimizde birlik olalım diye haykırdım Atam. İlerideki hedefim aktif siyasetin içinde olmaktı. Gelecekte kullanmak için geçmişimi karalamaya çalıştılar Atam! Ama yılmadım, yıkılmadım. Yıkılmayacağım. Beni ne kadar farklı göstermeye çalışsalar başaramayacaklar! Ve gün gelecek ben halkım için çalışacağım. Bağımsız Türkiye için mücadele edeceğim. İnsan hakları için köylümün, işçimin, emekçimin savunucusu olacağım.”

 “Boktan bir aşkın pençesinden kurtulmaya çalışırken DGM’ye çıkıyorum. İlgim olmayan bir operasyona dahil ediliyorum ve polis onlarca kameranın önünde beni arkadan kelepçeleyip başıma bastıra bastıra ağzımdan çıkan son sözlerimi engellemeye çalışıyor. Son sözlerim ne mi? ‘Ailemin ve sevenlerimin yalnızca bana inanmalarını istiyorum. Bunların hepsi yalan, bunların hepsi iftira.’ Kim suçlu? Kim suçlu? Kim suçlu?”

 

30/05/2008 / Radikal Kitap Eki - KIVANÇ KOÇAK