Cebim Benim.
Yaz tam tepeme binmiş. Attığım her adımda pantolonumun ceplerinde tıkıştırdığım herşey için ayrı ayrı pişman oluyorum. Dar kotların egemen olduğu yıllarda cepleri böyle futursuzca doldurmak bir kenara, yanıma aldığım tek bir çakmağın dahi varlığını aralıksız hissederdim. Ama artık kıçımdan düşen, paçaları berelenmiş pantolonumun tek bir cebi orta boy bir market poşetiyle boy ölçüşüyor.
90′larda patlayan GSM sektörü tarafından, göstere göstere bizlere çağdaş yaşam tanımı olarak yutturulan “mobil hayat” ile ceplerimin boyutu (ve hatta adedi) arasındaki bağlantıyı düşünüyorum. Allahım sokağa çıkarken, ihtiyacım olanlarla birilkte, ihtiyacım olma ihtimali olan, hatta o ihtimale de sahip olmayan sayısız eşyayı ne akla hizmet yanımda taşıyorum ben?

Ceplerim sıradan bir günde, iki çakmak, iki paket CAMEL (Hmmm… Galiba tedbirli bir tipim), iki set anahtar, flashdisk, Ipod, araba ruhsatı, cüzdan ki içindekiler ayrı bir derya, sakız ya da çikolata, bir fotoğraf makinesi, tabii ki cep telefonu, kalem, kağıt, bir şeylerin reklamı, ya da reklamı yapılan bir şeyler, anısı olan bir şeyler, fotoğraf vs. vs. ‘ye ev sahipliği yapıyor.
Kişisel eşyelarımdan ayrı kalma korkusu mu bu? Eğer öyleyse neden? Yoksa post-modern gezginlik böyle bir şey mi? Ve esas soru pantolonların cepleri neden bu kadar büyük? Bu işte bir iş var. Birileri bana eşyalarını yanından hiç ayrıma diye buyurmasa böyle olmaz.

Timur Akhmetov,Yulia Yakushova adında iki kişinin projesi “Face Your Pockets”, tüm bunlar hakkında ilginç bir manzara sunuyor. Site herkesi cebindeki eşyalar ile birilikte kendisini tarayıcıda görüntülemeye davet etmiş. Sonuçlar tek kelimeyle şahane. Bir kaç örneği zaten yazı boyunca bize eşlik ediyor.
Bu adrese resim göndermek isteyenler için tek koşul eşyaların sahibinin de resim içerisinde bunulması. Siteye girdiğiniz zaman sizin de göreceğiniz gibi, aslında tüm görseller bir anlamda kurgu. İzleyici olarak, cep gibi son derece kişisel bir alanın teşhiri sayesinde, kimliğin verilen alan içerisinde izleyene yansıtılmasına tanıklık ediyoruz. Herkes objeleriyle birilikte kendini bugünün dünyasında bir süper kahraman olarak yeniden tanımlıyor. (Bkz. erkeklerin taramalarından eksik olmayan prezervatif paketleri)

Bu mikro-mülkiyet-kozmosuna şöyle bir göz atınca, sisteme dahil sıradan bir gencin cebinde tüketim kültürüne ait ne kadar çok eşya taşıdığı hemen göze çarpıyor. Her cepte mutlaka bir kaç “logo” var. Daha sonra devlet ile ilgili evraklar, sonra anahtarlar, ve aynı zamanda farklı veri depolama/iletme cihazları farkediliyor.
Görüntülerin kaydı için bir fotoğraf makinesi yerine tarayıcı kullanılmış olması sonuçları etkili kılıyor. Tarayıcı işlevi gereği derinlik algılamaya müsait bir araç değil. İki boyutu görüntülemek için kullanılan bu cihazla, eşyanın sahibi suretini, eşyalarıyla aynı boyuta yapıştırmak zorunda kalıyor. Buna ek olarak fotoğraf makinesi gibi tek bir anı değil, bir zaman aralığını kaydeden tarayıcı ile istenilen resmi hazırlarken, görüntüyü oluşturan, kendi varoluşunun esasındaki devinimi dondurarak eşyanın durağan evreninde konaklıyor. Eşya ve bireyin birbirinin içerisine geçmiş ilişkisini böylesine yakalayabilecek başka bir araç düşünemiyorum.

Esas soruya geri dönelim yine. Pantolonumun cepleri neden bu kadar büyük? Ne zaman bunca eşyayı yanımda taşıma zorunluluğuna sahip oldum acaba? “Sahip olduklarım; Zincirlerim!” şeklindeki söylemin popüler felsefenin hudutlarını aşarak basbayağı popüler kültürün bir sloganı olduğu bu zamanda, özgürlük kavramını bir şekilde tüketicisine taşıyan binlerce kot pantolon üreticisinin inat eder gibi cepleri büyütmesi insanı deli ediyor. Basbayağı salak yerine koyuluyoruz yahu!
Gelecek yazıda hep birlikte pantolon ceplerinin boyu ile sabit sürücülerin hacmi arasındaki ilişkiyi inceleyeceğiz.
O.A. ETRAFTA- ANKARA
4 comments June 27th, 2007