Bu akşam Radar’da coşacak, taşkınlık çıkarıp eğlenceye doyacak olmamız vesilesi ile daha light bir içerik koymuş gibi gözüksek de, Etrafta okurları görünüşe aldanmamayı bilirler. Üstteki çok basit animasyon video klip yine çok basit bir fikri anlatıyor: düşük kalite = yüksek kâr.
Daha önce buradan Erol Büyükburç’un bir yarışma programında kızgınlıgını nasıl başarıyla ifade ettiğini izlemiştik. Burada gördüğünüz çocuk 1997 yılının başında ailesinden noel hediyesi olarak “nintendo 64″ alıyor. Mutluluğunu gösterme yeteneğine imrenerek bakıyorum.
Yaz tam tepeme binmiş. Attığım her adımda pantolonumun ceplerinde tıkıştırdığım herşey için ayrı ayrı pişman oluyorum. Dar kotların egemen olduğu yıllarda cepleri böyle futursuzca doldurmak bir kenara, yanıma aldığım tek bir çakmağın dahi varlığını aralıksız hissederdim. Ama artık kıçımdan düşen, paçaları berelenmiş pantolonumun tek bir cebi orta boy bir market poşetiyle boy ölçüşüyor.
90′larda patlayan GSM sektörü tarafından, göstere göstere bizlere çağdaş yaşam tanımı olarak yutturulan “mobil hayat” ile ceplerimin boyutu (ve hatta adedi) arasındaki bağlantıyı düşünüyorum. Allahım sokağa çıkarken, ihtiyacım olanlarla birilkte, ihtiyacım olma ihtimali olan, hatta o ihtimale de sahip olmayan sayısız eşyayı ne akla hizmet yanımda taşıyorum ben?
Ceplerim sıradan bir günde, iki çakmak, iki paket CAMEL (Hmmm… Galiba tedbirli bir tipim), iki set anahtar, flashdisk, Ipod, araba ruhsatı, cüzdan ki içindekiler ayrı bir derya, sakız ya da çikolata, bir fotoğraf makinesi, tabii ki cep telefonu, kalem, kağıt, bir şeylerin reklamı, ya da reklamı yapılan bir şeyler, anısı olan bir şeyler, fotoğraf vs. vs. ‘ye ev sahipliği yapıyor.
Kişisel eşyelarımdan ayrı kalma korkusu mu bu? Eğer öyleyse neden? Yoksa post-modern gezginlik böyle bir şey mi? Ve esas soru pantolonların cepleri neden bu kadar büyük? Bu işte bir iş var. Birileri bana eşyalarını yanından hiç ayrıma diye buyurmasa böyle olmaz.
Timur Akhmetov,Yulia Yakushova adında iki kişinin projesi “Face Your Pockets”, tüm bunlar hakkında ilginç bir manzara sunuyor. Site herkesi cebindeki eşyalar ile birilikte kendisini tarayıcıda görüntülemeye davet etmiş. Sonuçlar tek kelimeyle şahane. Bir kaç örneği zaten yazı boyunca bize eşlik ediyor.
Bu adrese resim göndermek isteyenler için tek koşul eşyaların sahibinin de resim içerisinde bunulması. Siteye girdiğiniz zaman sizin de göreceğiniz gibi, aslında tüm görseller bir anlamda kurgu. İzleyici olarak, cep gibi son derece kişisel bir alanın teşhiri sayesinde, kimliğin verilen alan içerisinde izleyene yansıtılmasına tanıklık ediyoruz. Herkes objeleriyle birilikte kendini bugünün dünyasında bir süper kahraman olarak yeniden tanımlıyor. (Bkz. erkeklerin taramalarından eksik olmayan prezervatif paketleri)
Bu mikro-mülkiyet-kozmosuna şöyle bir göz atınca, sisteme dahil sıradan bir gencin cebinde tüketim kültürüne ait ne kadar çok eşya taşıdığı hemen göze çarpıyor. Her cepte mutlaka bir kaç “logo” var. Daha sonra devlet ile ilgili evraklar, sonra anahtarlar, ve aynı zamanda farklı veri depolama/iletme cihazları farkediliyor.
Görüntülerin kaydı için bir fotoğraf makinesi yerine tarayıcı kullanılmış olması sonuçları etkili kılıyor. Tarayıcı işlevi gereği derinlik algılamaya müsait bir araç değil. İki boyutu görüntülemek için kullanılan bu cihazla, eşyanın sahibi suretini, eşyalarıyla aynı boyuta yapıştırmak zorunda kalıyor. Buna ek olarak fotoğraf makinesi gibi tek bir anı değil, bir zaman aralığını kaydeden tarayıcı ile istenilen resmi hazırlarken, görüntüyü oluşturan, kendi varoluşunun esasındaki devinimi dondurarak eşyanın durağan evreninde konaklıyor. Eşya ve bireyin birbirinin içerisine geçmiş ilişkisini böylesine yakalayabilecek başka bir araç düşünemiyorum.
Esas soruya geri dönelim yine. Pantolonumun cepleri neden bu kadar büyük? Ne zaman bunca eşyayı yanımda taşıma zorunluluğuna sahip oldum acaba? “Sahip olduklarım; Zincirlerim!” şeklindeki söylemin popüler felsefenin hudutlarını aşarak basbayağı popüler kültürün bir sloganı olduğu bu zamanda, özgürlük kavramını bir şekilde tüketicisine taşıyan binlerce kot pantolon üreticisinin inat eder gibi cepleri büyütmesi insanı deli ediyor. Basbayağı salak yerine koyuluyoruz yahu!
Gelecek yazıda hep birlikte pantolon ceplerinin boyu ile sabit sürücülerin hacmi arasındaki ilişkiyi inceleyeceğiz.
Biliyorum bu video daha çok ya save ya save as‘in kulvarına giren bir çalışma ama yurdum pop kültürünün post-modern çağlarda yaratıcı üretim bağlamına ışık tutması bakımından etrafta yerini alıyor. (Külliyen yalan, hiç bir naneye ışık filan tuttuğu yok sadece çok komik, bana 80′lerde müthiş İsviçreli grup Yello‘nun yaptığı absürd klipleri anımsattı.)
Bu filmi daha önce yayınlamak istemiş ancak elimdeki kopyayı YouTube’a yüklemeye üşenmiştim. Güvenlik kameraları, DRM (digital rights management), trusted computing, özel hayatın gizliliği gibi Hayat 2.0 kavramları üzerine bilmediğimiz şeyler söylemiyor olsa da bunları ara sıra hatırlamakta fayda var.
Son dönemde hasıl olan güncel sanat patlaması ve buna bağlı gelişen küratör-sergi enflasyonu dikkatimi çekiyor. Geçen hafta Hafriyat’ın yeni mekanında gittiğimiz sokak sanatı temalı sergi açılışında kaldırımlardan taşan “sanatsever” kitleler bu “coşkunun” boyutunu bir kere daha gösterdi.
Tabii bu verimli ortam yeni bir takım oluşumlara da yataklık ediyor. “Küratör” benim en yakından takip ettiğim -evimde stickerları çeşitli noktalara asılı- grup. Laf ebeliği ve kavram kargaşasını malzeme eden ikilinin en son yumurtası ise aşağıda yerini bulmuş sanırım.
Bu haftanın en sevdiğim parçası bu. French Toast‘un Dischord‘dan çıkarttıkları “In a cave” adındaki albümlerinden Pattern. Discord 80′lerde kurulmuş olan ve temel olarak Washington DC’deki punk camiasının ürettikleriyle ilgili bir plak şirketi.
Pattern - French Toast / 03:20
Dischord’a ait sitede diğer gruplara ait müzikten örnekler var. Buradan dinleyebilirsiniz.
Ali Yavuz’un görsel saplantısı her geçen gün daha lezzetli bir hal alıyor. Yakın zamanda kendisinin etrafta sıkça görünen ve konuşulan bir isim olacağına inanıyorum.
New York Times babalar günü vesilesiyle babayı baba eden spermler üzerine eğlenceli bir yazı yayınlamış, tabii belden aşağı konulara aşırı ilgi göstermek sadece Türkiye’ye has bir durum olmadığı için de en çok okunanlar listesine girmiş.
Ben bu yazıdan çok ilginç bir takım şeyler öğrendim, mesela spermlerin sadece %15′inin üreyebilecek donanıma sahip olduğu, çoğunun ise anormal biçimlerde, yüzemeyen, ters yöne giden, ampul kafalı bir avanaklar sürüsü şeklinde dolaştığı; bir takım spermlerin, daha sağlıklı meslektaşlarına yolu açmak için kendilerini patlatarak intihar komandoluğuna soyunduğu gibi.
Yukarıdaki resimde de insan spermlerinin tuhaf varyasyonlarını görebiliyoruz. Link