
Buna bugün çok güldüm. Gülünecek bişey mi bilmiyorum ama kendimi tutamadım.

Buna bugün çok güldüm. Gülünecek bişey mi bilmiyorum ama kendimi tutamadım.
Duygularıma bir tercüman bulduğumu sanıyorum.
Bildiğiniz gibi eğitim şart… Japonlar da sanırım böyle düşünüyor ve disiplinler arası çalışmaların da eğitim kalitesine olumlu etkileri olduğunu biliyorlar. Dolayısı ile niçin aerobik ile ingilizce eğitimini bir arada yaptıklarını rasyonalize etmiş oluyoruz. Şuurumuza mukayet oluyoruz.

Daha önce kapatılmasını burada haber eylediğimiz Openstudio ani bir sürpriz yaparak geri döndü. Sanat, kapitalizm ve işbirliği üzerine çok ilgi çekici bir sosyal network ortamı Openstudio, kendine has minik bir çizim programı vesaiti ile yarattığınız eserleri satıp başka sanatçıların eserlerini galerinize ekleyecek sanal paralara sahip olabiliyorsunuz. Üsttekini ise elbette ben yaptım.
¨





Bu çarpıcı kareler Berlin’li moda fotoğrafçısı Uli Holz‘un eseri. Memleketimizde tartışmaları süredursun, türban Almanya’da kendini bir pop-kültür imgesi haline getirmeyi başarmış bile. Peki acaba türban’ın -bence hiç de fena olmayan- estetizasyonu ne anlama geliyor? Acaba ufukta normalleşmenin göründüğünden bahsedebilir miyiz?
Bana öyle geliyor ki siyasal islamın simgeleştirdiği türban da, gündemde bu frekansta yer almaya devam ettikçe, aynı militan sosyalizmin simgeleştirdiği Che Guevara imgesi gibi post modern kültürün yeniden üretim makinesinin kaçınılmaz biçimde kurbanı olacak.

Türban da bir reklam metasına dönüştükçe diğer tüm bağlam ve manalarını yavaş yavaş unutacağımızı düşünüyorum.
Genelde burada reklamcılığa giren işlere yer vermemeye çalışıyoruz. Hem reklamcılık mesleği ruhumuzu iğdiş ederken burayı da kirletmek istemediğimizden hem de reklamcılığı işleyen yeterli blog olduğunu düşündüğümüzden böyle bir kararımız var. İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek çok tuhaf bulduğumuz, kültürel bağlam konusunda da bize ışık tutabileceğine inandığımız bu PlayStation 3 reklamını gururla sunuyoruz.

Bu basın bültenini Elif gönderdi. Kendisi Hrant Dink suikastinin hemen ardından Carlo Ginzburg’la temasa geçmişti. Güzel bir sunum olacağını düşünüyorum.
“İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü, ünlü tarihçi Carlo Ginzburg’u ağırlıyor.
“Bugünü anlamak için bazen ondan uzaklaşmak zorundayız.”
Leviathan’ın yazarı Thomas Hobbes’un ismi 11 Eylül 2001’den bu yana sıklıkla gündeme getiriliyor. Bu meşru bir gönderme mi? Hobbes içinde yaşadığımız dünyayı anlamamıza yardımcı olabilir mi? Günümüz dünyası Hobbes’u yeniden farklı bir perspektifle okumamıza yardım edebilir mi? Carlo Ginzburg konuşmasında bu sorulara cevap ararken, yeni ve muhtemelen beklenmedik sorular sormaya çalışacak.
Uzun yıllar Bologna ve Kaliforniya (UCLA) üniversitelerinde dersler veren Carlo Ginzburg, tarihyazımı, erken modern dönem halk kültürü, kilise ve enkizisyon ve İtalyan Rönesansı konularında çalıştı. Ginzburg halen Pisa’da, Scuola Normale Superiore’de dersler vermektedir.
1939 Torino doğumlu olan tarihçi, bugün genellikle “mikro tarih” olarak adlandırılan ve geniş ölçekli tarihsel çalışmaların bakış açısı dışında bırakılmış olay ve inanışların tarihsel olarak incelenip bilgi alanımıza dahil edilebilmesine ağırlık veren çalışma tarzının önde gelen uygulayıcılarından biri olarak tanınmaktadır. Yazarın diğer kitapları arasında Yargıç ve Tarihçi (Il guidice e lo storico), Mitler Alametler İzler (Miti, emblemi e spie) ve Gece Hikayesi’ni (Storia Notturna) sayabiliriz.
Yazarın Türkçe olarak iki kitabı yayınlanmıştır:
Peynir ve Kurtlar. Bir 16. Yüzyıl Değirmencisinin Evreni, (İstanbul, Metis, 1996)
Güç Ilişkileri: Tarih, Retorik, Kanıt (Dost Kitabevi, Ankara 2006).
Ayrıca “Küreselleşmeye Yerel Bir Yaklaşım: Coğrafya, Köleler ve İncil” başlıklı makalesi, Tarih Yazımında Yeni Yaklaşımlar. Kürelleşme ve Yerelleşme (İstanbul, Tarih Vakfı, 2000) başlıklı derlemede yeralmış, öte yandan yazar ile Levent Yılmaz’ın yaptığı bir söyleşi Düşünen Söyleşiler (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004) içinde yayınlanmıştır.
Etkinlik Tarihi: 24 Mayıs Perşembe; 18:30
Etkinlik Yeri: İstanbul Bilgi Üniversitesi, Dolapdere Kampüsü, BS1″

Bugün nefis radyo wfmu’nun blogunda gördüm. Avant garde besteci/sanatçı John Cage, gençliğinin baharında çıktığı bir televizyon yarışmasında Water Walk isimli eserini icra eyliyor.







Bugün evde müzik dinlerken Cinematic Orchestra’nın Man with the Movie Camera albümüne denk geldim. Hafızamda bunun bir filme soundtrack olduğu canlanınca, Youtube’da küçük bir araştırma yeterli oldu.

Rus (başka bir kaynağa göre Polonyalı) yönetmen Dziga Vertov’un 1929 yılında sessiz çektiği MWTMC, tarihte belgesel sinemanın ilk örneklerinden biri. Bence erken bir Koyaanisqatsi ya da Baraka lezzetine sahip, Cinematic Orchestra’nın müzikleriyle keyifle izleniyor. Daha derin bilgi için wikipedia’da detaylı bir sayfa mevcut.
1. Bölüm
2. Bölüm
3. Bölüm
4.Bölüm
5. Bölüm
6. Bölüm -1-
6. Bölüm -2-
7. Bölüm
8. Bölüm

Gözbebeğimiz Openstudio geçtiğimiz günlerde beklenmedik bir biçimde internetlerden eksildi. Bu yukarıdaki çizim ise heralde benim sitedeki son işlerimden biri.


2004 senesinde Trendsetter için yapılmış bir çalışma.
Bendeki saf nostalji midir, yoksa dünya estetik açıdan son 30 yılda geriye mi gitmektedir bilemiyorum ama günümüz teknoloji firmalarının grafik tasarımları ile karşılaştırdığımda bu 80′lerin başından kalma IBM kataloğu gerek fotoğraf kalitesi ile, gerek grafik tasarım anlayışı ile çok çok üstün görünüyor.







