
Archive for December, 2006
Günde bir tane – 020
Etrafta: Kağıthane

Kamyon? Süslemek?
İnsanlar neden arabalarını süslüyor. Süslemekle kastettiğim aynaya bir maskot asmak ya da stop lambalarını değiştirmek değil. Gerçek anlamda aracı süs ile yeniden inşa etmekten bahsediyorum. Pek çok farklı coğrafyada pek çok farklı örnek var.
Mesela Japanoya’da Dekatora.”Decoration” ve “truck” kelimelerinin bir biçimde bir araya gelişinden alıyor ismini. 70′lerde yayınlanan ve çok tutan bir televizyon filmi ile başlıyor bu çılgınlık. Kısa sürede kendi tasarımcıların ve sanatçılarını yetiştiren Dekatora, trafik yasaları dahilinde belirlenmiş standartlar ile uygulanıyor. Krom, led ve neon karışımı bu canavarlar Japonya’nın otoyollarında dolaşıyorlar. Bu makinelerinin türk kamyoncusunun eline geçtiğini düşünemiyorum.

Bir not: Dekatora ile ilgili en çok ilgimi çeken noktalardan birisi, 90 lardan itibaren bu tasarımlardaki en büyük ilham kaynağının Gundam adındaki anime dizi olması. bilmeyenler için söyleyeyim: Gundam, bu isimdeki harici zırhlar, yani robotlar ile ilgili bir sürü akisyon içeren animasyon bir dizi.
Dekatora kadar etkileyici bir örnek Pakistan’da karşımıza çıkıyor. 1960′larda ülke ekonomisinde yaşanan ani büyüme ile ortaya yeni bir kentli sınıf çıkmış. Kamyoncularda hızla zenginleşen bu sınıfın içerisinde yer almış. Kamyonu süslemek onlar için aileye, ataya, kentliye kasabalıya hayatta başarılı olduğunu göstermenin bir yolu olmuş.

Kamyonların bu hale getirilmesi 6 ila 10 hafta kadar sürebiliyormuş. Fiyatı ise 500 $ ile 15.000 $ arasında değişiyomuş. Bu kamyonlar Pakistan’ın kıyı bölgelerinden Orta Asya’ya yük taşıyan aşırı süslü deve kervanlarının devamı niteliğindeler. Diğer taraftan ülke içerisinde galerilere sıkışmış elit sanata karşı gerçek sanat olarakta görülüyorlar.
Banglades ve Tayland’da “rickshaw” süslemeleri ya da Filipinler’de savaştan sonra Amerikan ordusunun terkettiği ciplerden yaratılan “Jeepnies” gibi daha pek çok örnek vermek mümkün. Bütün bunlar delicesine ilgimi çekiyor. Çünkü insanlığın makinalarla kurduğu en güçlü, en duygusal bağın şöförler ve kamyonlar(ya da otobüsler, taksiler, dolmuşlar v.s.) arasında olduğunu düşünüyorum. Öte yandan şöförleri kendi sanatçılarını ve kendi sembollerini yaratan bir alt kültür olarak görüyorum

Eş dost arasında Atatürk’e ait olup olmadığını pek çok kere konuştuğumuz bir laf vardı:
“Türk şöförü en asil duyguların insanıdır”
Türkiye Şöförler ve Otomobilciler Federasyonu Çankaya’da yaptırdığı misafirhanenin kapısına bu sözü yazdırınca, Akşam gazetesi konuyu araştırmış ve Atatürk’ün böyle bir laf söylemediğini belirlemiş. Atatürk böyle bir söz etmediyse, benim söylememde bir sakınca yoktur her halde:
Şöförler en asil duyguların insanıdır!
Onur Aynagöz
Etrafta TV’de bugün
08:00 Istiklal Marsi ve Acilis
08:15 Cizgi Film : Supercar
08:30 Cizgi Film : Captain Scarlet & The Mysterons
09:00 Pazar Konseri : Bob Haggart & Ray Bauduc – Big Noise From Winnetka
10:00 Pazar Sinemasi : Tas Devri
Günde bir tane – 019

Etrafta: Eskişehir

Gizem’in Eskişehir’den gönderdiği fotoğraflardan birisi.
Motorlu aşırılıklar
Olçüsüzlükte bizimle yarışabilecek bir ulus varsa o da Araplar olmalı. Son bir kaç sene içerisinde başta Dubai ve Suudi Arabistan’da olmak üzere petrol parasını nasıl harcayacağını bilemeyen gençler arabalarıyla şehir içinde yapmadık manyaklık bırakmıyorlar. Benim ülkemde E5′te makas atmanın karşılığı orada iki tekere kalkmak ve drift atmak. Filmden de görebileceğiniz gibi iki tekere kalkmanın raconu arabanın içinde en az dort arap olmak ve kolları yere yakın pencereden dışarı uzatarak eldeki kutu kolayı asfalta sürtmek. Youtube’da arabic drift veya arabic two wheel kelimeleriyle arama yapınca konunun ne boyutlarda olduğu daha rahat görülüyor.
Asimo’yu vurdular mı?
Önce videoyu izleyin.
Kısa süre önce burada Arthur Ganson’un dişli ve çarklarının içimde uyandırdığı derin hislere değinmiştim. Yine ve dişli ve çarklarla ilgili anlatacağim hikaye. İnsanoğlunun her türlü zulmüne katlanarak durmaksızın gösteri yapan ve tüm bunların üzerine bir de kafede çalışarak hayatını kazanmaya çalışan zavallı Asimo’nun başına gelenleri gördüğümde gerçekten içimden bir parça koptu.
Asimo, gösterisi sırasında merdivenleri çıkarken yüzünün üstüne yere çakılıyor. Kalabalık acımazısca gülüyor. Asimo ise kendisinden görmeye pek de alışık olmadığımız bir acizlik sergiliyor. Düştüğü yerde, dünyadan habersiz konuşmaya devam ediyor.
Sonra, yarış sırasında bacağı kırılan atları öldürürken kullanılanlara benzer bir paravan geliyor sahneye. Tüm teknisyenler son derece soğukkanlı. Asimo ise perdenin ardından konuşmaya devam ediyor. Seyirciler gülüyor. Arka da olup bitenleri merak etmekten alamıyorum kendimi:
Zavallıya öfkeyle tekme mi atıyorlar, kafasını mı ittiriyorlar, devrelerinden düzensiz bir biçimde akım geçirerek acımı çektiriyorlar? Yoksa gösteri sırasında düşen Asimo’ları hemen oracıkta silahı çekip vuruyorlar mı?
İlk anda Asimo’nun düştüğü duruma utansam ve üzülsem de, aslında bu duyguları bir robota henüz merdiven indirmeyi başaramamış insanoğlu adına hissettiğimi farkediyorum. En azından olayla ilgili ilk pozisyonum bu. Öte yandan sahneye gelen paravan aklımı bulandırıyor. Tüm bunların ardında bir öte gerçeğin varlığını, huzursuzluğunu hissedebiliyorum.
Robotlar, bugün başlattığımız paralel evrimin ilk adımları. Her biri “kendi kaderini çizme” saplantımızın birer ürünü. İstenç ile ilgili en büyük fantazmamız; neye dönüşeceğini belirleyebilmek. Robotlar kendimize çizdiğimiz gelecek. Çocuklarımız. (“progeny” kelimesi buraya gerçekten iyi oturuyor) Sahneye gelen paravanla bir rüyadan uyanıyorum aslında gelecek hiçte bize anlatıldığı gibi olmayacak. Yada bizim için çizilen gelecek hiçte anlatıldığı gibi değil. Şayet bu tatsız olayın içerisinde sahneye gelen paravan olmasaydı, Asimo’nun düşüşüne karşı hissedeceklerim, yürümeyi yeni öğrenen bir bebeğin yere kapaklandığı bir başka durumda hissedeceklerimden çok da farklı olmayacaktı. Bir paravanla saklanması gereken neydi peki? Her şeyden önce Honda’nın gelecekte kendini yanında konumlandırmak istediği değerlerin çöküşüydü. Şüphesiz, saklanması gerekiyordu.
Robotik, nükleer araştırmalar ve uzay ile ilgili çalışmaların sosyolojik boyutları arasında farkettiğim ilginç bir ilişki var. Bu üç farklı alanın da devletler, ve diğer güç odakları(şirketler?) tarafından ideolojileri yada emelleri taşıyacak ana gemiler olarak kullanılıyor olması. Geçmişten günümüze hem uzay hem de atomla ilgili araştıramalar gelişmişliğin, gücün, yeniliklçiliğin, farklı bir gelecek vaad edebilme yeteneğinin ve liderliğin sembolleri olarak kullanıldı. Robotik içinde durum farklı değil. Tek bir şey dışında: Robotik olan, vitrinde olmaya diğer iki alandan daha elverişli. Çünkü henüz çıkarların hizmetinde oluşturacakları tehlike yaşanmadı. Honda’nın yerinde olabilecek bir başka şirketin robotlar ile gösteri yapmak yerine bir salonda atom çekirdeğini parçalıyor olması sanmıyorum ki kamuoyundan aynı sempatiyi toplasın.
Tam da bu sebeple robotik olanın toplumla daha sıkı bir ilişkisi var. Yine bu sebeple, vitrinde olabilmek için robotik ütopyanın altında toplumsal olanı yaratmak yatıyor. Yani bize göre bizden sonra gelmesi gereken nesli, geleceğin toplumunu yaratmak. Teknoloji ile ilgili pek çok şirket yarın ki değerlerine sahip çikabilmek adına bu kulvarda yarışıyor. Ve böylece robotlar sadece robot olmaktan çıkıyorlar ve şirketlerin kirlettiği kavramlar dünyasının zehirli bulutları arasında deforme oluyorlar.
Bu açından bakıldığında konu daha da karmaşık ve umutsuz bir hal alıyor. Şu an kafamızdaki genel robot tanımı ile ilgili olan en büyük ve en temel hata “kusursuzluk ilkesi” Asimo’nun merdivenden düşmemesi gerekiyor çünkü bu kusursuzluk ilkesine ters. Çünkü bu Honda’nın teknoloji lideri iddasına ters. Göz ardı edilen şey toplumsal yapının hatalar üzerinde şekillendiği ve toplumsal olanı yaratmanın yolunun hatalardan geçtiği. Ne yazık ki ki hiç bir teknoloji şirketi kusur yapan teknoloji üretme lüksüne sahip degil. Böylece teknoloji ve robotik birbiriyle çelişen iki kavram haline geliyor.
İşte bu çelişki sonucunda günümüzün en gelişmiş humanoidi olarak sunulan Asimo, teknoljik bir hata olarak bir paravanın ardına saklanmak zorunda kalıyor. Robot onu yaratan teknolojinin sınırları içerisinde sıkışıyor ve sonuç olarak Honda’nin geliştirdiği bir dinamik denge projesi olmaktan öteye geçemiyor.
Asimo’nun düşüşüyle birilkte gelişen alternatif bir başka olay akışı hayal ediyorum. Teknisyenin sahneye çıkıp Asimo’yu yerden kaldırdığı ve Asimo’nun tekrar merdivene yönlendiği bir başka akış. Tabi bunun için, her şeyden önce Asimo’nun kusursuzluk ilkesi dışında hazırlanması, düştüğü zaman hasar almayacak şekilde tasarlanması ve hatta düştükten sonra kendisine uzanan bir eli tutarak doğrulabilecek şekilde programlanmış olması gerekiyor. Sahnede izlediğimiz Asimo gelecekle ilgili olmaktan daha çok, geçmişin bilim-kurgu romanlarındaki bir rüyayı gerçekleştirme çabası gibi gözüküyor.
Gelecekle ilgi olan bir gösteride, sahne boyunca yürüyen bir robotun her düştüğünde teknisyeninin bacağına tutunarak yeniden ayağa kalkışı olurdu diye düşünüyorum. Böyle bir şey değil.
Yazık.
Günde bir tane _018

Arthur Ganson
Özer’de izlediğim videodan sonra Artur Ganson’un vatanı hakkında spekülasyon yapmıştık. Kısa bir an Hollandalı olduğunu düşündük, sonra İngiliz olabilir mi acaba dedik ama sonunda ortak kanı Kuzey Avrupalı olduğu doğrultusunda sabitlendi. Haber şu: Yanılmışız. Kendisi kinetik inanışın en meşhur kimliklerinden bir tanesi. Ve Amerikalı.
Ganson’un 30 yıla yayılan bir süre içerisinde ürettiği işlere ait videoları sitesinden izleme şansımız var. Her biri mekanik birer şiir olan bu otomatlar karşısında duygulanmamak elde değil.
Etrafta: Tuzla

Hans Richter “Filmstudie”(1925)
Bir “Keş”in rüyaları
Animasyonun prehistorik çağlarında, 1910′da Fransız ilüstratör\animatör Emile Cohl yapmış.
Ajda Pekkan’ın İngilizce şarkı tutkusu
Onu ilk defa sekiz yaşında, yazlığımızın yanındaki Merkez Bankası kampı kafeteryasındaki televizyonun ekranında gördüm. Üstünde askısız bir bluz, TRT fonu önünde saçlarını savura savura “Aman petrol, canım petrol” diyordu. Anaokulunda aynı sınıfta olup hiç bir zaman açılamadığım Pınar (belki de Ayşegül, anımsayamadım) ve annemin aerobik videolarında görüp gönlümü kaptırdığım Jane Fonda’dan beri ilk defa bir kadından bu kadar etkilenmiştim.
Sonra zaman geçti devran döndü ve Ajda Pekkan bizim jenerasyonda gözden düştü. Estetikler, “Alo” reklamları filan derken alakamız, selam sabahımız kalmadı. Ajda ananemin ve gay camiasının tekelinde kaldı.
Ajda Pekkan’ı yakın zamanda tekrar keşfetmiş bulundum, bu sefer kırık ingilizcesiyle “Kill Bill” soundtrack parçası “Bang Bang”i yorumluyordu. Kısa bir araştırma YouTube’da başka ingilizce Ajda parçalarını da ortaya çıkardı, buradan paylaşıyorum.
Ajda Pekkan – Bang Bang
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Chris Bird’ün “Surreal Istanbul”u

İngiliz ilüstratör Chris Bird, İstanbul deneyimini The Fall, The Clash gibi punk gruplarının etkisinde iki aylık resimli bir fanzine dönüştürüyor. Sanatçının aynı isimli web sitesi ise yakında yayında olacak. Surreal Istanbul fanzinini Pandora, Mefisto, Köstebek ya da mohawklı gençlerin takıldığı bir takım mekanlarda ücretsiz olarak edinebiliyoruz.

